DOLAR 15,9775 0.21%
EURO 16,8215 0.71%
ALTIN 931,640,17
BITCOIN 465765-1,99%
Isparta

HAFİF YAĞMUR

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

BABAANNEM 1
191 okunma

BABAANNEM 1

ABONE OL
19 Şubat 2022 16:02
BABAANNEM 1
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sanırım babaannem benden daha mutlu yaşadı. Bahçedeki merdivenin kenarına dizdiği Vita Yağı tenekeleriyle küçüklü büyüklü toprak saksılarda reyhan ve sardunyalar yetiştirirdi. Bir de küpe çiçekleri; kırmızı, pembe ve mor küpeliler… Dedemle birlikte erkenden kalkar mahallenin biraz aşağısında bulunan ve adına yörede “öz” denilen yemyeşil bahçelerine giderlerdi. Mahalleden komşu olanlar burada da bahçe komşusu olurlardı. Bu bahçelerin arasından genişçe bir çay kıvrılarak akıp gider, açılan arklarla sulama yapılırdı. Bazı sabahlar erkenden uyanır babaannem ve dedemle ben de öze giderdim. Oraya her gidişimde iki büyük korkum olurdu: İlki, irili ufaklı taşlara basarak çaydan geçmeye çalışırken terliklerimi suya kaptırma; diğeri cızlağan dediğimiz ısırgan otunun kollarımı ve bacaklarımı yakması. Her iki akıbete de sık sık uğrardım. Babaannemle dedem mevsimine göre toprağı beller, eker, diker, sular, mahsulleri toplar ve eve dönerlerdi. Hep birliktelerdi, ölüm dünya ayrılığını aralarına koyuncaya kadar. Onlarda kaldığımda sedirli odada yanlarına benim için bir yer yatağı serilirdi; onların sohbetlerini dinleyerek uyur, onların sohbetlerini dinleyerek uyanırdım. Gözlerimi açtığımda ikisini de gözlerimi kapattığımda bıraktığım gibi bulurdum. Dedem sedirin köşesinde sırtını hafifçe duvara yaslamış, babaannem yan tarafına oturmuş olurdu. Bazen hiç uyumadıklarını, sabaha kadar konuştuklarını düşünürdüm.

Sanırım babaannem benden daha mutlu yaşadı. Babaannemlerin evi şehre hâkim bir tepedeydi. Rum evlerindeki gibi karakteristik özellikleri yoktu ama yine de çift kanatlı büyük bahçe kapısı, kapalı avlusu, iç bahçesi, taraçaları, tahtadan direkli tavanlarıyla kendine has özellikleri olan bir evdi. Şimdi o mahalledeki bütün evlerin yerinde yeller esiyor. Bir mahalle, bir şehir yok edildiği zaman orada yaşamış olanların mekana sinmiş olan ruhları da yok oluyor. Yaşayışı, inanışı, geleneği, birikimi, tecrübeleri; hâsılı oraya ait ne varsa hepsi… Bir taraftan şehirleri, eskiyi korumadan eğreti yenilerle ruhsuz bir şekilde imar ediyor diğer taraftan bu ruhsuz şehirlerde ifsat ettiğimiz yeni kuşaklardan geçmişin değerlerini yaşatmasını istiyoruz.

Şimdilerde koca mahalleden geriye tarihî kale, artık müze olan tarihî kilise ve yine tarihî değeri bulunan birkaç cami, türbe ve hamam kaldı. Yıkılan evlerin altından dünyanın en büyük yeraltı şehri çıktı. Biz bu yeraltı şehrinin varlığını zaten biliyorduk, çünkü hemen her evin altından uzayıp giden dehlizlere çıkılırdı. Herkes bu yer altı odalarını ambar olarak kullanır, erzaklarını buralarda saklardı. Geri dönememe tehlikesi bulunduğundan hiç kimse dehlizlerde fazla ilerlemeye cesaret edemezdi. Halk arasında dehlizlerin birbiriyle bağlantılı olduğu konuşulurdu. Biz çocuklarsa buraların perilerin yurdu olduğunu düşünürdük.

Sanırım babaannem benden daha mutlu yaşadı. Henüz on beşinde evlendirmişler onu. Dedem düğünde görmüş, istetmiş ve almış. Hepsi bu. O da dedemi beğendi mi, istedi mi orası meçhul. Hiç anlatmadı. Ama nikahta keramet vardı, dedem iyi adamdı ve babaannem tanıdıkça onu sevmişti. Eskilerden konuşmayı sevmezdi, belki eskiyi sevmediğinden. Zamana anlam yükleyen, insan olduğuna göre sanırım insanlardı hatırladıkça canını acıtan. Yine de yaşadığı her şeyle barışıktı. Dertlenmezdi babaannem. Dirayetli kadındı. Az konuşurdu, düşünceli ve vakar sahibiydi. Güldüğünü pek az hatırlarım. Beklenti içinde olduğunu hiç görmedim; şükür, kanaat dolayısıyla huzur sahibiydi.

Sanırım babaannem benden daha mutlu yaşadı. Benimki kadar imkanı olmadı hayatında; okula gidemedi, meslek sahibi olamadı ancak içinde bulunduğumuz zamanda çokça rastladığımız samimiyetsiz ve sahte ilişkilere tahammül etmek zorunda da kalmadı. Yanında yöresinde samimiyet nişanı olan insanlar bulunurdu. Evinin kapısını evin kadını olarak dış dünyaya açan da kapatan da oydu. Evi onun için mukaddesti ve evine kimi alıp kimi almayacağına karar veren de oydu. Evin kapısı birine açıldı mı olanca samimiyetiyle açılırdı. Babaannemin düz, dingin ve son derece sade bir hayatı vardı. İnsanlarla ilişkisi her türlü karmaşadan uzaktı. Evinin kapısı hemen sokağa açılmaz, evvela avluya açılırdı. Bu daha çok güven, daha çok dinginlik, daha çok huzur demekti.

Sanırım babaannem benden daha mutlu yaşadı. Anneydi. Sekiz çocuğundan kimi karnında ölmüş kimi doğduktan hemen sonra, üçü yaşamış yalnızca. Hele biri var ki… Bir kızı… Sekiz yaşındaymış öldüğünde.  “Çocuk, ‘Aba karnım ağrıyor.’ dedi durdu da bir doktora götürmedik, öylece ölüp gitti.” diye anlatırdı bazen. Hiç isyan ettiğini duymadım bu duruma. Tevekkül dolu bir kabul edişi vardı yaşadıklarını. Babamdan önceki bütün çocukları öldüğünden, mavi boncuklardan yaptığı kuşağı yürümeye başladığında nazara gelmesin diye babamın omzundan geçirip takmış. Çocuklarının üçünü de çok severdi. Var oluş sebebinin büyük kısmını onlar sayardı.

Sanırım babaannem benden ve benim kuşağımın kadınlarından daha mutlu yaşadı. Doğduğu, gelin gittiği, kayınvalide olup gelin aldığı evler birbirine yürüme mesafesi kadar yakındı. Şimdi dedemle yan yana yattıkları mezarları da bu üç eve hâkim bir tepede. İnsana bütün bir ömrü kuvvetli bir aidiyet duygusuyla bağlı olduğu yerde yaşamak ve orada ölmek kadar mutluluk veren ne olabilir? Babaannem bahtiyardı. Çocuklarının, torunlarının ve onların çocuklarının arasında toprağından geldiği yerin toprağına karıştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP