DOLAR 9,5861-0.19%
EURO 11,1399-0.5%
ALTIN 557,300,69
BITCOIN 6069222,91%
Isparta
10°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Dilde Millî Ses
14 okunma

Dilde Millî Ses

ABONE OL
26 Eylül 2021 18:54
Dilde Millî Ses
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Dil, ahenk ve mihenk taşı üzerindedir. O taş ebedîdir, o taş dengeli bir ayara sahiptir, zira ahlâkîdir. Ebedî taş yani bengi taş gibi dil de ebedîdir ve hâsıl olduğu millete özgüdür. Dil ses verir, kesilince ses. Bu sesin hareket noktası onun geleneğidir.

Bir gelenek doğar, büyür, yaşlanır; ancak kendini bir sonraki geleneğe devreder, bilinir ki küllerden yeniden doğuş vardır, ardından başka bir geleneğin doğum sonrası çığlıkları duyulur; bu ses döngüdür ve devam eder gider. Küllerinden yeniden doğan kaknus kuşu gibi…

“Bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir

Her halk kendi ikliminin lisanını söyler” diyen Yahya Kemal, Türkçeyi sevmenin ve anlamanın önce Türk milletini sevmek ve milletimizin tarih boyunca emek verip meydana getirdiği her millî eseri sevmek, anlamak gerektiği, bir dilin imparatorluk dili olması için sahip olması lazım şartların da millî ahlaki taşlar olduğunu ifade etmek istemiştir.

Dilimiz farklı kültürlerle yoğrulup kendi hamuruna şekil vermiştir, asla bozulmayacak şahane bir bütünlük içinde canlılığını devam ettirir. Bilakis; hamurun içindekilerinin ne olduğunu anlamaya çalışmak hamurun sahip olduğu kıvamı bir daha bulamamacasına kaybetmektir. Rengârenk seslere kuşandığımız ve kuşaktan kuşağa devrettiğimiz geleneklerin, doğu ve batının arasındaki ince köprünün nasıl sağlam kurulduğunu, zira İslam öncesi, İslam dönemi ve batı tesiri altındaki geleneklerimizi ki bu üç büyük kültürü Yahya Kemal BEYATLI, üstün fıtratla ve ahenkle ne güzel anlatmış:

“Zil, şal ve gül: bu bahçede raksın bütün hızı,

Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı. “

Üstadın dediği üzerine; üç ahenkli gelenek taşıyoruz sırtımızda, şalın sıcaklığı içinde, gül kokusunda Hz. Muhammed’in (sa. sı) duasını… Farsça ’da “gül” olan kelimeyi Türkler ‘gül’ zarafetine bürümüştür. Dil ve din gibi iki sağlam temel üzerinde inşa edilen geleneğimizin büyüklüğü ortadadır.

Dil; harsın bahçesinde dil bahçıvanlığı yapan insanın evi, milletin ise binasıdır. Bu binanın temeli ahlaki ve millîdir. Türkçeye girmiş ve halk tarafından benimsenmiş, Türkler tarafından biçimsel zarafete bürünmüş sözcüklerimiz namusumuzdur, ahlakidir.

Uzuvlardan birinin eksik olması durumunda vücudun fonksiyonunun rahat işlememesi gibi dil de kendi bütünlüğünü oluşturan yapı taşlarından birini kaybederse ölmeye başlar. Nesirde ya da şiirde, sözcüklere takılıp kalırsanız cümleler başınıza yığılır, o zaman metni tümüyle kaybedersiniz. Beytinde yani kendi evi içinde oturan şair, diliyle duygularıyla, samimiyetiyle bu evi zengin yapar. Ev almak, evin içini döşemek de zahmet, sabır, emek ve estetik gerektirir. Ahmet HAŞİM: “Melâli anlamayan nesle aşina değiliz” derken mizaç bocalaması içinde kendine doğru bakmak için çaba sarf etmeyen, yüreğinin ucunu ateşe atmaya cesaret edemeyenleri eleştirmektedir.

Hars yani millî kültür yolunda yabancı kültürlerle savaşmayı göze alamayan, özünü öğrenmeye çalışmaktan aciz ve aldığı mirası koruyamayan bir nesli asla kabul edemeyeceğimizi belirtmek isterim. Haşim; “Şiirde mana çıkarmak bülbülü eti için öldürmeye benzer” der ve şiiri kelime kelime didikleyenlere bu sözü bir uyarı olarak gönderir:

“Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,

Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta…”

Bir kuşu bülbül yapan onun ruha işleyen sesiyse, şiiri şiir yapan da onun sesi, musikisidir.

Bu, üç gelenektir:

“Gel, yalnızım ey beklenen hüsn-i muhayyel!” (Şeb-i Nisan Şiirinden)

Haşim, dilin kelimelerini yapraklara benzetiyor, yaz mevsiminde hâlâ dallarda olan bir kelime bir bakmışsınız sonbaharda sararmış ve kış mevsiminde dökülüvermiş. Annelerimiz ‘yağmurluğunu giy kızım’ derdi ben küçükken, soğuktan korunmamız için bizi uyarırdı. Evimizde çıtır çıtır odun sesleri arasında sütlü çayımızı içerken, evin dış cephesi çetince soğuktu, acımasızdı ve bizi düşünürdü ‘ana’ dediğimiz büyüğümüz. Ana dilimiz de böyle sıcacık bir evde doğmuştu işte. Bir bakmışsınız ki evimizden dışarı adımımızı attığımızda “asparagaslık ya sendeki, trençkotunu al da gidelim, blöf yapma hadee!” diye arkamızdan seslenen bulvar çocuğu bir arkadaşımızın koluna girip evin yolunu şaşırıvermişiz.

Oysa yağmurun sesini okşadığımı hissederim “yağmurluk” kelimesinde; zira trençkot derken o samimiyeti, annemin dilini bulamam. Bir burukluk yaratır bende. Yağmurluk derken, arkadaşlığın, aşkın, sevginin, vatanseverliğin sıcak dokunuşu ile başımı rahatça yaslarım dilime…

“Bu iki Türk, bu iki silah arkadaşı, yağmurluklarının altında yan yana uyudular.” – (Memduh Şevket Esendal)

Bir misal daha ki, kağnı kelimesinin de artık kullanılmadığını söylersek, kağnı kelimesi ve bu kelimeyi oluşturan tüm parçaların da kullanımdan kalktığını görürüz.

Dilin millî ve hars oluşu, o milletin şairlerinin önderliğiyle mümkündür. Tanpınar’ın dediği gibi Yunus: “Türkçenin içinde uçan bir yıldız olmağı, öyle görünmeyi tercih etmiştir. Sakarya kıyılarında doğdu, fakat her yerde doğmuşa benzer. Bu mısralarla şâir, devrinin ötesinde her zamanın dili ve zevkiyle ve şüphesiz her nesil ve her hayat görüşü için konuşur.

Ben giderim yana yana

Aşk boyadı beni kana” (Edebiyat Üzerine Makaleler, s.134,Ahmet Hamdi TANPINAR)

Yunus Emrelerin bu kadar lirik ve içten bir anlatımla dile getirdiği sözleri, mekân tanımaksızın her yerde her vakit üstlendiği fahri ve değerli görevlerinin sırrını daha iyi anlarız.

Alman şairi Geothe’nin:“Bir dilin kudreti kendini yabancı olan şeyleri atmakta değil, onları yutup hazmetmekte gösterir.” sözü hatırlanmaya değer. Gönül, ne kadar tatlı bir kelimedir. Her zaman gönül köprüsü kurulmuştur geleneklere:

Yunus’un

“Taştın yine deli gönül/Sular gibi çağlar mısın?”

Yahya Kemal’in,

“Ya şevk içinde harâb ol ya aşk içinde gönül

Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yahûd gül.”

Gönül kuşu olur dilini koruyan gönüller; kanatlarını gönülden çırpan nesiller dil evinde birleşir, nikâhlanıverir sözcükler…

Bir milleti sonsuza dek ayakta tutabilecek güçteki bu güzide şiirler, milletimizi çürütmek isteyenlerin kâbusudur. Dilimizi yok etmek isteyenlere, keskin uçlu kalemden dökülen eserlerimiz ise en büyük savunma cephemizdir.

Dile hudut çizilemez. Yeryüzünde yaşayan sınırlı insan topluluğu kadar da sınırsız dilin olduğunu, yapılan araştırmalar göstermiştir. Millet olma unsuru olan dil, milletin önemli bir ihtiyacıdır ve en doğal hakkıdır. Zira Fuzuli de:

“Ey Arap, Acem ve Türk milletlerine feyiz veren Allah’ım! Sen Arap kavmini dünyanın en fasih konuşan milleti yaptın! Acem fasihlerinin ise sözlerini İsa nefesi gibi cana can katan bir güzelliğe ulaştırdın. Ben Türküm ve Türkçe söylemek istiyorum. Allah’ım benden iltifatını esirgeme. Der.

Mehmet KAPLAN, Mustafa CİLASUN, Zeynep KORKMAZ, Cem DİLÇİN, Ahmet Hamdi TANPINAR, Nihat Sami BANARLI gibi ve daha birçok değerli araştırmacı hocalarımızın bize devrettiği mirasa sahip çıkmak için buradayız.

Yabancıların imrenerek baktığı güzel bir dilimiz, Türk milletlerini iman ve inanç boşluğundan kurtaran ve onlara en büyük imparatorluklar kurduran Türk İslam Medeniyeti, damarlarımızdaki asil kanda atan ve her daim fikrimizde, eserlerimizde dirilen ata ve şehit sevgisi ile bizler dilimizle ilgili yazılmış eserleri okumaya, okutmaya devam edeceğiz.

Oysa evin içi ne kadar sıcaktır, sütü ve çayı ayırmadan yaşamayı unutmadık, şimdi bu soğuklar ortasında ise içimizi ısıtan demli anılar olmuştur. Şairin dediği gibi “Türkçe ağzımda annemin sütüdür.” Türkçemiz, en sıcak evimizdir. Bu evde, ölümsüz ocağın sönmeyen ateşinde, üç defa üç gelenekle kendine sinmiş, güzel kokulu Türkçe sözcükler pişmeye devam edecektir. Bu ses ve koku asla kesilmeyecektir.

Ayşe DAĞLIOĞLU

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP

300x250r

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.