Haber Detayı
21 Şubat 2021 - Pazar 18:30
 
KIMLIK, DIL VE DÜŞÜNCE DÜNYASI - 6
Hüseyin DÖNGEL Yazdı: KIMLIK, DIL VE DÜŞÜNCE DÜNYASI - 6
KÖŞE YAZILARI Haberi
KIMLIK, DIL VE DÜŞÜNCE DÜNYASI - 6

Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi, fikir hareketleri açısından oldukça canlıdır.

 

Ancak bu canlılık, salt felsefi ve bilimsel olmaktan uzaktır. Bu fikir hareketliliğinin ortaya çıkmasının temelinde pratik sorunlar vardır. Çünkü askerî alandaki başarısızlıklar nedeniyle toprak kayıpları başlamış, yenilgilerin ve Batı karşısındaki gerileyişin nedenleri üzerinde durulmuş, bu durum da Batılılaşma hareketlerini başlatmış ama bu hareketler çerçevesinde ortaya çıkan fikir akımları ne akademik olmuş ne de geniş kitlelere yayılabilmiştir. Bu fikir hareketleri, bir “sosyal felsefe” olmaktan öte gidememiştir. Zaten bütün bir imparatorluk ömrü boyunca felsefeye karşı olumlu bir tavır takınılmamış olması da, son dönemlerdeki fikir hareketliliğinin, sırf felsefe yapmak arzusundan değil; sorunlar karşısında pratik arayışlara girişmek isteğinden başka bir şey olmadığını açıklar mahiyettedir. Ancak İmparatorluğun son dönemlerinde yapılmış olan çalışmaları bütünüyle yok saymak da doğru değildir. Çünkü bu dönemde, felsefe adına faydalı işler de yapılmıştır. Meselâ 1851’de Osmanlı Bilim Akademisi Encümen-i Dâniş’in, 1861’de “Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin kurulması ve bilhassa ikinci cemiyetin Mecmua-yı Fünûn adlı dergiyi yayınlamaya başlaması, bu dergide Münif Paşa’nın telif ve çeviri yazılarının yayınlanması, felsefe adına yapılmış önemli faaliyetlerdir. Üzerinde durulması gereken sadece bu iki cemiyet değildir. Bunlarla birlikte, materyalizmin, pozitivizmin, spiritüalizmin Türkiye’ye girişinde etkili olmuş, edebiyatla karışık bir şekilde bazı fikirleri temsil etmiş, siyasi gelişmeler karşısında belli bir tavır takınmış olan edebiyatçı ve fikir adamlarının katkıları da anılmaya değerdir.

 

Daha çok siyasi ve sosyal sorunlarla ilgilenen Yeni Osmanlıların felsefi mirasımıza katkıları olsa da, onların asıl ilgileri, günün sorunları karşısında ilerlemeyi sağlamaya yönelik bir zemin oluşturmaktır. Bu çerçevede oluşan fikirler, daha çok edebiyatla karışık bir şekilde Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Süavi gibi fikir adamlarının çalışmaları sonucunda ortaya çıkmıştır.

 

Ahmet Mithat Efendi, pozitivizmi Türkiye’ye ilk sokan Beşir Fuad, Jön Türkler hareketi içerisinde öne çıkan Abdullah Cevdet önemli isimler olarak temayüz etmişlerdir. Ancak onların yaptıkları, bazı nakillerden ibaret, yüzeysel çalışmalardır. Bu durumun olağan karşılanması gerekir. Çünkü 13.yüzyıldan itibaren felsefeyle ilgisini kesmiş bir tarihin sonunda ortaya çıkan felsefî çalışmaların kavramsal çerçeveden uzak, derinliği olmayan yüzeysel ama iyi niyetli çalışmalar olması kadar doğal bir şey olamaz. Ayrıca pratik, güncel sorunlara çözüm arayan bir tavrın yaygınlaşması ve Batı tarzı bir felsefe dünyasının oluşması, aynı zamanda tarihsel ve kültürel koşulların bir gereği olarak anlaşılmalıdır. Nitekim İmparatorluğun son dönemlerinde ortaya çıkan ve Cumhuriyetin ilk yıllarında da varlıklarını devam ettiren ve bugün bile tartışma konusu olmaktan geri kalmayan İslâmcılık, Türkçülük ve Batıcılık akımları tarihsel, kültürel ve siyasi şartlar göz önüne alınmadan açıklanabilecek akımlar değildir.

 

Batı felsefesinden yapılan tercümeler ile birlikte İmparatorluğun son yıllarında bir taraftan pozitivist-materyalist bir düşünürler çevresi oluşurken, diğer taraftan da bu materyalizme tepki olarak spiritüalist bir düşünürler çevresi de ortaya çıkmıştır. Nitekim ilk grup içerisinde Abdullah Cevdet, Celâl Nuri, Baha Tevfik gibi isimler yer alırken; Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi, Bergsoncu bir çizgi de bulunan Mustafa Şekip, İsmail Hakkı, Mehmet Emin gibi isimler de diğer grupta yer almışlardır.

 

Felsefenin kurumsallaşması ve Batı felsefesi tarzında bir felsefe geleneğine doğru giden yolun başlaması için Cumhuriyeti beklemek gerekecektir. Çünkü felsefe, belli bir birey tipinin gerçekleştirebileceği bir zihinsel tavır alıştır. Osmanlının yapısı içerisinde bağımsız düşünebilen, kendi imkânlarının ve taşıdığı güçlerinin farkına varabilen bir insan tipi yaratmak, elbette ki kolay değildir. Cumhuriyetin başardığı devrimlerin sonunda ortaya çıkan insan tipi, birey ve yurttaş olan insan tipi, felsefe yapmaya da müsait bir insan tipidir ve Cumhuriyet, böyle bir insan tipinin felsefe yapabilmesinin şartlarını oluşturmayı da geciktirmemiştir. Nitekim Dil Devrimi, 1933’te yapılan Üniversite Reformu, yurdumuza gelen yabancı hocaların katkıları ve Yunan- Batı-Doğu klâsiklerinin Türkçe’ye kazandırılması felsefe için sağlanmış önemli şartlar olarak sayılabilir.

 

Günümüz açısından bakıldığında düşünmeye uygun bir Türkçe, folklorik bir zenginlik, tercümeler sayesinde oluşmuş dünya külliyatı, üniversitelerin yaygınlaşması, edebiyatımızın zenginliği, İslâm öncesi ve sonrası döneme ait eserlerin ortaya çıkarılması gibi hususlar dikkate alındığında eksik olanın belki de sadece düşünür tipi olduğu söylenebilir. Hem Doğuyu hem Batıyı temellük edinen ve bütün insanlığa hitap edebilecek evrensel projeler sunabilen bir Türk aydın tipi marifetiyle Türk düşüncesi, kendini ve ötekini tanıyan bir kültürel öze sahip olmakla mümkün olabilir.

 

Ülkenin düşünsel topoğrafyası çıkarılmadan geçmişin kültür mirası nesnel bir biçimde düşünülmeyip hamaset üslubuyla benimsenir ya da inkılapçı bir züppelikle reddedilirse hiçbir yere varılmaz, varılamaz. Türk toplumunda sakat bir muhafazakârlıkla aykırı bir toplumculuğun sonuç alıcı olamayacağı aşikâr gibidir. Aslında kültür politikalarının değiştireceği insan materyali tümüyle tanımalıdır. Türk insanını oluşturan sürecin anlaşılmamış tarihsel dayanakları vardır. Bu insan potansiyeli tanınmadan, onun tarihsel geçmişi anlaşılmadan amaçlanan değişiklikler toplumda karşılık görmez ya da dar çevrelere hapsolur veya gerçekleştirilemez. Onun için Türk düşünce tarihinin yakın geçmişine, yakın geçmişinin de basit ve kısır  kavgasının taraflarına değil, sorunun vazediliş biçimini eleştiren düşünce adamlarına yönelmek yararlı olabilir. Bunun sonucu olarak düşünce tarihimiz zenginleşecek, Türk aydını, Türk kültürü daha değişik bir şekilde anlaşılacak, belki de Türkiye'nin kimi sorunlarını saptıran durumlar ortadan kalkacaktır.

Kaynak: Editör:
Yorumlar
Haber Yazılımı