DOLAR 17,9668 0.09%
EURO 18,3042 0.12%
ALTIN 1.018,020,11
BITCOIN 422954-0,96%
Isparta
26°

AÇIK

17:02

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

ataşehir escort
istanbul escort bayan
ORTA DOĞU KAFASI
4721 okunma

ORTA DOĞU KAFASI

ABONE OL
28 Ocak 2022 16:55
ORTA DOĞU KAFASI
1

BEĞENDİM

ABONE OL

 

 

Musevilerin kutsal kitabına bakacak olursak, olaylar şu şekilde gerçekleşti: M.Ö 1400’lü yıllarda Mısır’da köle olarak yaşayan İsrailoğulları kavmi, kaçıp Ürdün’e geldiler. Yeşu önderliğinde Filistin’i fethettiler ve soykırımlar yaptılar:

 

“İsrailliler Ay Kenti’nden çıkıp kendilerini kırsal alanlarda ve çölde kovalayanların hepsini kılıçtan geçirdikten sonra kente dönüp geri kalanları da kılıçtan geçirdiler. O gün Ay halkının tümü öldürüldü. Öldürülenlerin toplamı, kadın erkek, on iki bin kişiydi. Yeşu kentte yaşayanların tümü yok edilinceye dek pala tutan elini indirmedi.” (Kitabı Mukaddes, YEŞU 8: 24-26)

 

Ardından İsrailoğulları bir imparatorluk kurdular. Bu imparatorluk zamanında Kudüs, büyük bir şehir haline geldi.

 

Museviler bu şekilde anlatıyorlar. Oysa bilime ve arkeolojiye göre, olaylar şöyle gelişti: İsa’dan bin küsür sene evvel,

Levant topraklarında (Filistin’i de içeren coğrafi bölge) yüzlerce göçebe kabile vardı. Bunlar pek çok tanrının varlığına inanıyordu. O dönemde tektanrılı bir din varsa bile, müminleri az sayıdaydı: Arkeologlar pek çok put buldular, seramiklere yazılı dualarda nice ilahların ismi geçiyor.

 

O kabileler birbirlerini soydaş olarak görmezdi. Zamanla yarı yerleşik hayata geçtiler. Kent devletleri, daha doğrusu kasaba devletleri kurdular. Bu kasabalardan biri, nüfusu 5000 civarında olan Kudüs’tü.

 

Bazı kabileler, kuvvetli medeniyetlere sataştılar. Savaş çıkardılar. Yenildiler ve topluca sürgün edildiler. Sürgün sırasında, uğradıkları felaketin ortaklığından gelen bir kardeşlik duygusu geliştirdiler. Fethedilmek, o insan yığınlarını milletleştirdi. Fakat bu, çok sonraki bir tarihte, M.Ö 7. asırdan itibaren gerçekleşecekti.

 

Sonra bir kutsal kitap yazdılar. Gerçeklere efsane, efsaneye yalan katarak yazdılar. Asla yaşanmamış şanlı zaferlerden bahsettiler.

 

Bir savaş, ardında arkeologların tespit edeceği izler bırakır: Kuşatılan kentlerin etrafında, binlerce ok ucu ve sapan taşı bulunur. Yıkılan sur ve binalar moloz ve odun kömürü katmanlarına dönüşür. Toplu mezarlarda başı kesilmiş iskeletler vardır. Yeni gelen kavmin eşyaları, kap kacağı eski kavminkinden farklı biçimdedir; ölülerini farklı usullerle defnederler.

 

Filistin’de yapılan arkeolojik kazılarda, bunların hiçbiri çıkmadı! Bronz Çağı & Demir Çağı uygarlıklarından kalma milyonlarca belgede, ‘İsrail’ sözcüğü toplam iki kez anılıyor. İsrailoğlu diye bir halka hiç değinilmiyor.

 

Levant’ta meskun kabileler, çok ilkeldi. Renkli bezden güzel bir çadır diktiklerinde, tanrılara layık bir mesken yaptıklarını zannediyorlardı. Ve mabetlere yarı çıplak girmemeleri için, ölümle tehdit edilmeleri gerekiyordu:

 

“Tanrı’nın Konutu’nu on perdeden yap. Perdeler lacivert, mor, kırmızı iplikle özenle dokunmuş ince ketenden olsun, üzeri Keruvlar’la ustaca süslensin” (Kitabı Mukaddes, MISIRDAN ÇIKIŞ 26 : 1)

 

“Edep yerlerini örtmek için onlara keten donlar yap. Boyu belden uyluğa kadar olacak. Harun’la oğulları Buluşma Çadırı’na girdiklerinde ya da Kutsal Yer’de hizmet etmek üzere sunağa yaklaştıklarında, suç işleyip ölmemek için bu donları giyecekler. Harun ve soyundan gelenler için sürekli kural olacak bu” (MISIRDAN ÇIKIŞ 28: 42 – 43)

 

Kabileler, çeşitli savaşlarda yenildikten sonra Asur uygarlığının başkenti Ninova’ya, ya da Babil’e sürgün edildiler. Böylece gerçek birer uygarlık gördüler. Her iki şehir de en az 300 bin nüfusa sahipti. Surlarla çevrili alanları on bin dönüm kadardı, bunun dışında banliyöler uzanıyordu.

 

O kentlerde gökdelen yüksekliğinde düzinelerce tapınak vardı. Bunların duvarları ışıltılı fayanstı ve bazısının tepesi gümüş kaplıydı. Meydanlar, beş metre boyunda kanatlı boğa heykelleriyle süslüydü. En büyük tapınağın doruğunda Tanrı Marduk’un som altın heykeli vardı (inanışa göre tüm tanrılar, Marduk’un farklı görüntülerinden ibaretti. Bu yönüyle Mezopotamya dini, tek tanrıcılığa yaklaşmış bulunuyordu) Hayvanat bahçelerinde, sürgün halkları dehşete düşüren canavarlar yaşıyordu: Su aygırları, gergedanlar, kaplanlar…

 

Babil’in surları öyle kalındı ki, duvarların tepesinde sekiz at, yan yana yürüyebilirdi. Kentin ünlü asma bahçeleri, çölün ortasında daima yeşildi: Yabancılara, bu hal bir sihir gibi gelirdi. Gerçekte, yer altındaki makineler bahçenin toprağına su veriyordu.

 

Levant’lı kabileler, bu görkemi kıskandılar. Maddi olarak boy ölçüşemeyecekleri o uygarlığın huzurunda, psikolojik bir üstünlük taslamak istediler. Ve kınamaya giriştiler: Babil’in zenginliğine ‘zevk düşkünlüğü’ dediler. Kendi sefaletlerini:

‘Tevazu’ diye andılar. Babillilerin özgürlüğüne ‘ahlaksızlık’ dediler. Kendi baskıcı törelerine: ‘Namus’ adını taktılar.

 

Yüzyıllar sonra, Asur ve Babil uygarlıkları yıkılınca, Levant’lı kabilelerin torunları bayram edecek, nispet yapan dizeler yazacaktı:

 

“Kaçıp gidiyor Ninova halkı, boşalan bir havuzun suyu gibi. “Durun, durun!” diye bağırıyorlar, ama geri dönüp bakan yok. Yağmalayın altınını, gümüşünü, yok servetinin sonu. Her türlü değerli eşyayla dolup taşıyor.” (Kitabı Mukaddes, NAHUM 2:8-9)

 

Gerçi sürgün kabilelerin durumu değişmedi. Asur egemenliği bitince kendilerini Babil egemenliği altında bulmuşlardı.

Babil egemenliği bitince İran egemenliği, İran egemenliği bitince Yunan egemenliği, o da bitince Roma egemenliği altına girdiler. Ama kimlikleri, sanları değişmişti: Artık kendilerini: İsrailoğlu, diye anıyorlardı.

 

Sürgünlerin eski yurtlarına dönmesine izin verildi. Nesiller sonra, ufak bir tapınak inşa ettiler. Aradan birkaç asır geçince, Roma yasalarının Kudüs’e getirdiği barış ve zenginlik sayesinde, tapınak büyütüldü ve şaşaalı bir hal aldı.

 

Ve İsrailoğulları dediler ki: “Bu tapınak hep buradaydı.”

 

Yörede yaşayan diğer milletler… Yunanlar, Araplar, Fenikeliler itiraz ettiler: “Yahu olur mu? Yeni yaptınız.”

“Hayır. Bin yıl önce de bu tapınak vardı, biz onu yeniden inşa ettik.”

“Ama bin yıl önce böyle tapınak yapacak bilginiz, tekniğiniz yoktu.”

“Tanrı bize nasıl yapacağımızı öğretti. Yaptık. Bu, Kutsal Kitabımızda yazar.”

“Sizin çoğunuz putperestti. Hatta ‘bir tek tanrı var’ diyen bilgelerle alay ederdiniz.”

“Hayır, biz hep tek Tanrı’ya inanırdık. Bu da, Kitap’ta yazar.”

“Yahu siz o zamanlar bir avuçtunuz. Böyle bir tapınak dikecek kadar işçiniz yoktu.”

“Kalabalıktık. Mısır’dan çıktığımızda sayımız en az iki milyondu. Kitap’ta yazıyor.”

“Divane misiniz? Mısır’ın bütün nüfusu bile o kadar etmezdi. Hem öyle bir güruh nasıl doyurulabilir ki?”

“Tanrı gökten kavun indirdi, yedik. Kitap’ta yazar.”

“Ama siz keçi çobanıydınız. Şehirleriniz yoktu ki tapınağınız olsun.”

“Hayır biz büyük bir devlettik. Kitap’ta yazar.”

“Fakat böyle bir tapınak çok paraya mal olur!”

“Savaştık. Ganimetlerle tapınağı yaptık. Kitap’ta yazar.”

“Hangimizle savaştınız? Biz niye hatırlamıyoruz?”

“Savaştığımız halklar yok oldu. Onlardan geriye bir kişi bile bırakmadık. Yani bu topraklarda BİZDEN BAŞKA

KİMSE YAŞAMADI, başka kimse bu topraklarda hak iddia edemez. Bu da Kutsal Kitap’ta yazar.”

“O kitabı kim yazdı?”

 

Uygarlıklar geçici, yalanlar kalıcıdır. İnatla tekrarlanan bir yalana, gün gelir herkes inanır. Ve herkes inanınca, o yalan gerçek olur.

 

Elmasları düşünün: Sanıldığı kadar nadir değiller. Topraktan çıkmış halleri çakıl taşına benziyor. Ama herkes, elmasların değerine inanıyor; o yüzden elmaslar değerlidir. İnsanlara bir çakıl gösterip: ‘Değerli’ derseniz ve tüm dünyayı ikna ederseniz, o çakıl gerçekten değerli olur.

 

Bugün, fanatik İsrail milliyetçilerinin, fanatik Hıristiyanların… ve fanatik Müslümanların tek becerisi, ortak bir yalanı sancak edinip, onun etrafında birleşebilmeleridir. Bu, güçlerinin yegane kaynağıdır. Bilgi yalanın düşmanıdır, o yüzden fanatizm bilime düşmandır.

 

Söylenen yalan ne kadar akla aykırı olursa o kadar iyidir. (Misal: “Dünya tepsi gibi düzdür” ya da “Atatürk İngiliz ajanıydı”) Makul bir yalanı savunan insan mantıklı argümanlar arar, yani düşünür! Düşünmek tehlikelidir, fanatikler onu huy edinmek istemezler. Abes bir yalan ise, alay konusu olur; bu da fanatizm için faydalıdır: Fanatiklere ne kadar gülersek o kadar sinirlenirler; öfkeli insan düşünmez, dinlemez, uzlaşmaz.

 

Yalana dayanan bir hareket, asla huzur ve mutluluk getirmez. Bu yüzden fanatikler huzursuz, herkesle kavgalı; ve mutsuzdur. Ne kadar mutsuz olurlarsa, yalanlarına o kadar sıkı sarılırlar: Orta Doğunun sorunları, işte bu kafanın eseridir.

En az 10 karakter gerekli
Tüm Yorumlar (1)
  • Hasan EFE

    Alper Kaan evladım emeğine ve kalemine sağlık. Kutlarım. Bize ışık tuttunuz.


HIZLI YORUM YAP