DOLAR 16,7832 0.34%
EURO 17,4971 -0.28%
ALTIN 974,310,49
BITCOIN 323508-0,43%
Isparta
22°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

şişli escort

bettilt giriş

REKORLAR, KAÇANLAR
14821 okunma

REKORLAR, KAÇANLAR

ABONE OL
26 Ocak 2022 21:10
REKORLAR, KAÇANLAR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

 

Döviz kurları tırmandıkça, toplumun yeni bir umutsuzluk dalgasına kapıldığını görüyoruz. Herkes, krizin suçunu farklı şahısları yüklüyor. Ancak en çok eleştirilen, ne iktidar partisi, ne de muhalefet. Sosyal medyanın genç kullanıcıları, en çok gurbetçilere kabahat buluyor: “Siz orada rahatsınız. Orada kazandığınız parayla Türkiye’de ev alıyorsunuz, kral gibi tatil yapıyorsunuz. Liranın değersizleşmesi sizin işinize geliyor.”

 

Tuhaf ve tutarsız bir serzeniş. Ama halk boş konuşmaz. Söylediği her şeyin derin bir anlamı vardır. Almanya’da,

Hollanda’da, İngiltere’de yaşayan Türklerin kınanması, insanlarımızın tehlikeli bir ruh haline girdiğini gösteriyor.

 

Gerçeği gevelemeden, yumuşatmadan, açıkça söyleyelim: Türk halkı, Türkiye’den umudu kesti. Gurbetçiye de bu nedenle küskün. İnsanlar içten içe şöyle düşünüyorlar: “Ey Gurbetçi. Sen, Türkiye’den kurtuldun. Ben kurtulamadım… sen çağdaş ve müreffeh bir ülkede yaşıyorsun; ben işsizim, parasızım, geçinemiyorum.”

 

* * *

 

Türkiye ne yazık ki, gelişmiş ülkeleri 70, 80 yıl geriden takip ediyor. Çeşitli kıstasları kıyas ettiğimizde… sanayinin durumu, okunan kitap gazete sayısı, resmi kurumların işleyiş tarzı… durum bu.

 

Bundan 50 yıl önce Fransa, İngiltere, Japonya gibi ülkeler kendi savaş ve yolcu uçaklarını üretiyordu. Kendi uydularını geliştirip, yerli roketlerle uzaya gönderiyordu. Biz henüz o konumda değiliz. Bir sonda roketi yaptık, fırlattık. Fakat yörüngeye uydu taşıyacak nitelikle roket yapmaya uzağız.

 

Defalarca talip olduğumuz halde, Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapamadık. Bu aslında bizim adımıza hayırlı oldu.

Hayalimiz gerçekleşseydi, küresel salgına denk gelen bir İstanbul Olimpiyatları yaşanacaktı.

 

Ne var ki Olimpiyatlar, bizim adımıza önemli bir semboldü. Japonya 1964’te, Kore 1988’de, İspanya 1992’de

Olimpiyatların ev sahibiydi. Bu üç ülke savaşla, darbe veya darbe girişimleriyle, baskıcı rejimlerle geçen on yılları geride bıraktı; sanayisini kurdu, kalkındı ve hemen ardından Olimpiyatları aldı. Olimpiyatları ağırlamak, bir bakıma gelişmiş ülkeler kulübüne girmek demekti: “Sen artık bizden birisin. Demokratik, şeffaf bir hukuk devleti olduğunu hepimiz biliyoruz. Yoksul ülke, cahil ülke değilsin. Çağdaş uluslara her bakımdan eşit olduğunu kabul ediyoruz.”

 

Türkiye, Olimpiyat Oyunları için Japonya’nın harcamayı vaat ettiğinin beş misli bütçe önerdi ve reddedildi. Bizim adımıza, kırıcı ve küçük düşürücü bir karardı bu. Çünkü şu manaya geliyordu: “Türkiye’nin siyasi ve ekonomik durumu güven vermiyor. Bugün için gidişatı iyi. Ama orası Türkiye. Bir de bakarsın moratoryum veya devalüasyon ilan etmişler… ekonomik ve siyasi bir krize girmişler. Ya da komşularında çıkan bir savaşa kapılıp, gitmişler. Geçmişte oldu bunlar, tekrar olabilir.”

 

Komite, böyle düşünmekte haksız mıydı? Mevcut duruma bakarsak, cevap ortada: Biz, ülkemizde jimnastikçilerin rekor kırmasını umuyorduk… onların yerine dolar, euro, sterlin rekor kırdı.

* * *

 

Osmanlı Devletindeki ücretlere göz gezdiriyorum. 1870’li yıllarda kömür madencilerinin… 1910’lu yıllarda, fabrika işçilerinin aldığı paraya bakıyorum. Ayda 3 ila 4 altın lira kazanıyorlarmış. Alım gücü açısından hesaplanınca, bu meblağ bugünün 300 – 400 dolarına denk düşüyor (Bir Osmanlı lirası 6.6 gram altına basılıyordu. 1 altın lira, her biri 1 gram ağırlığında 100 adet gümüş kuruşa eşit sayılıyordu. 20.yüzyıl boyunca altının alım gücü arttı, gümüş değer kaybetti)

 

Eğer bir ülkede, ücretlilerin gelir seviyesi son 100, hatta 150 yılda ilerleme göstermediyse… o ülkedeki halkın, yakın gelecekten umutlu olmaları beklenemez.

 

Avrupa’da ilk iplik fabrikası, 1770 yılına doğru kurulmuş. Osmanlı’da ilk iplik fabrikası, 1827’de kurulmuş.

Avrupa’da ilk porselen fabrikası 1710’lu yıllarda kurulmuş. Osmanlı’da ilk porselen fabrikası, 1845’te kurulmuş.

Avrupa’da havagazı ilk defa, 1803’te üretilmiş. Osmanlıda havagazı ilk defa, 1859’da üretilmiş.

Teknolojinin her alanında yabancıları 50, 60 hatta 100 küsür sene geriden takip etmişiz. Halen de öyleyiz.

İnsansız Hava Aracı (İHA) yaptık: Sevindirici bir gelişme. Fakat fazla sevinmek yersiz. ABD’nin 1959 yılından beri, silahlı İHA imal ettiğini unutmamak gerek. Amerikan İHA’ları Vietnam Savaşında (1963 – 1973) büyük rol oynamıştı.

 

Dünya Bankası verilerine göre, kişi başına düşen ulusal gelirimiz, bundan 20, 40 ve 60 sene önce dünya ortalamasının biraz altındaydı. Halen de öyle. Demek ki ülkemiz, nispi olarak (diğer ülkelere kıyasla) yerinde sayıyor.

 

Elbette vatandaşlarımız, eski istatistikleri araştırmıyor. Ama kendi bellekleri var. Yıllar geçtikte zenginleşmediklerinin farkındalar. O halde daha iyi bir geleceği, nerede arayacaklar? Bu sorunun cevabı bariz.

 

* * *

 

Umutsuzluk, bir toplumu yıkabilir. Zira ahlaksızlığın tohumu, umutsuzluktur.

 

Eski Çin İmparatorluğunda, asayiş problemi korkunç boyuttaydı. Ülkede her an yüzlerce eşkıya ordusu vardı. Dikkatinizi çekerim, ‘çete’ demiyorum. Çin’deki eşkıya grupları, çete denmeyecek kadar büyüktü. Çoğu, binlerce adama sahip silahlı örgütlerdi. Çin’de sınıf uçurumları genişti. Sosyal sistem kemikleşmiş, fosilleşmişti. Erk, ufak bir bürokratlar zümresinin elindeydi; ve ilelebet onların elinde kalacak sanılıyordu. Çin’de çok eşlilik vardı. Varsıl erkeklerin evlerinde, nikahlı eşlerinin yanında bir veya birkaç odalık bulunurdu.

 

Yani yoksul genç erkekler için sınıf atlamak bir yana, evlenmek bile imkansızdı. Pek çok genç, eşkıyalara katılıyordu.

 

Bilirsiniz, insan hırslıdır. Her insan, daha fazla şeye sahip olmak ister. Şimdi, bir ülke hayal edin. Bir ülke ki kalkınma yok. Mal ve hizmet üretimi yıldan yıla artmıyor. O ülkede mülkiyet, hırsızlıktır. Zira öyle bir ekonomide, bir grup insanın zenginleşmesi için bir diğer grup insanın yoksullaşması gerekir. Öyle bir ülkede, her yoksul: “Benim hakkım olan nimetleri kim çaldı?” diye sorar. Ve her insan, fırsatını bulursa hırsızlığa niyetlenir.

Öylesi ülkelerde gasp ve talan normal görülür, hatta övülür. Çünkü o ülkedekiler, zenginleşmek için çalmaktan başka yol bilemezler.

 

Klasik Çin edebiyatının en ünlü eserlerinden biri, “Su Kıyısında” adlı romandır. Bu eser, 108 haydudun ‘kahramanlıklarını’ anlatır. 108 adamın hırsızlıkları, destanlaştırılmıştır. Arı gibi çalışan ama karnı doymayan bir Çinli ırgatın hayalinde, gürbüz ve mutlu haydutların devleşmesi doğaldı.

 

Bizim de, pek çok halk kahramanımız eşkıyadır. Eşkıyalığın tarihe karıştığı modern dönemde, gençlerimiz mafyaya, yasa dışı işlere özeniyorlar.

 

* * *

 

Ülkeyi soymak veya ülkeden kaçmak! Umut vaat etmeyen bir yerde, hayaller bu iki seçenekle sınırlıdır. Kuvveti yeten, istediğini zorla alır; kuvveti yetmeyen, gizlice alır. İkisini de yapamayan, yurdunu terk eder.

 

1700’lü, 1800’lü yıllarda Çinliler, milyonlar halinde komşu ülkelere veya Amerika’ya göçtüler. Çinhindi’nde dizanteriye tutuldular. Endonezya’da soykırıma uğradılar. Peru’da gübre yataklarında kürek salladılar: Gübre tozu solumaktan, ciğerleri paralandı. Yine de… gittiler.

 

Osmanlı döneminde Türk, savaşıp para kazanmak için Avrupa’ya gidiyordu. Bugün, çalışıp para kazanmak için Avrupa’ya gidiyor. En çok da okumuş, bilgili, yabancı dil konuşan gençlerimiz gidiyor. Toplumun en faydalı, en değerli kısmını kaybediyoruz.

 

Ya gidemeyenler? Bedenen bu ülkeden kaçamayanlar, psikolojik olarak kaçıyorlar. Türkiye’de değilmiş gibi yaşamayı deniyorlar. Haber bültenlerini seyretmeyi çoktan bıraktılar. Yabancı filmler, yabancı diziler izliyorlar. Yabancı müzik dinliyorlar. Yabancı edebiyatı okuyorlar. İnternetten, yabancı insanlarla sohbet ediyorlar. Bu ülkeyle ilişkilerini kestiler.

Artık umursamıyorlar. Nasılsa çarklar her zaman, eskisi gibi dönüyor.

 

 

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP