DOLAR 16,1756 0.6%
EURO 17,3409 0.17%
ALTIN 966,710,07
BITCOIN 4826362,78%
Isparta
15°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

TÜRK CUMHURİYETİNİN GÜVENLİK MESELESİ
281 okunma

TÜRK CUMHURİYETİNİN GÜVENLİK MESELESİ

ABONE OL
27 Ocak 2022 17:32
TÜRK CUMHURİYETİNİN GÜVENLİK MESELESİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Güvenlik kavramı, insanlığın ihtiyacı olarak, temel insan hakkıdır. İnsanın temel haklarını ikame edip korumak, devletlerin asli görevleri arasındadır. Bu sebeple, ülkeler, varlıklarını sürdürdükleri coğrafyalar da, can ve mallarının (toprak bütünlüğü, doğal kaynaklar ve insan kaynaklarını) teminatı için güvenlik temelli jeopolitik stratejiler yapmaktadırlar.

İbn’i Haldun’un da ifade ettiği gibi, insan nasıl tekâmül (gelişim) içinde ise toplumda bu süreci yaşamaktadır. Hatta gelişim sonrası, psiko-motor kanunu gibi insan doğar gelişir ve ölür. Bu esas devlet ve toplum hayatı içinde ifade edilmiştir.

İnsan hayatı süreli olsa da, devlet hayatı sürdürülebilir bir düzen ve istikrarı esas alır. Sonsuzluğu esas almak üzere, belli hedef ve vizyon içinde planlamalar yapılmaktadır.

Milletler tarihi irdelendiğinde, milletleşme bilinci, ilkel insanın geliştirdiği, klan ve kabile anlayışından başlayarak bu günkü modern devlet anlayışına kadar, Asya steplerinden, Avrupa ve Afrika’ya kadar varlığını arkeolojik ve etnografik belgelerle de ispatlandığı üzere, Türk milletinden kesintisiz olarak bahsedilmektedir.

Farklı zaman dilimleri içinde, inkıraz yaşasa da, millet-devlet olgusundan hiçbir tarihte bigâne kalmamıştır. Bütün kurduğu devletler, farklı coğrafyalarda ve farklı zamanlarda olsa da, birbirinin tamamlayıcı unsuru halindedirler.

Türk Devletinin temel unsurları sayıldığında, askeri kurumların ön planda olduğu, Alplığın kurumsal bir hüviyette olması, güvenlik meselesini var olmanın şartı olarak görmekte olduğu söylenebilir.

“Sü uyur, düşman uyumaz” özdeyişi, Türk kültüründe, nesilden nesile güvenliğin işaret edilmesi bakımından çok önemlidir.

Türk milletinin üzerinde yaşamakta olduğu coğrafyalarda, güvenlik meselesinin gelişen şartlarda ve teknolojik gelişmeler göz önünde bulundurularak bilinmesi hayati önem taşımaktadır. Zira küreselleşme ile dünyada güvenlik çok boyutlu hal almışken, Türk milletinin son üç asırdır, tehdit altında kalmış, küresel güçleri temsil eden milletler ve devletlerin, sömürge hedefi olmaktan kurtulamamıştır. Bu gün kısmen bağımlılıktan kurtulmuş olsa bile, tam ve özgür irade kullanma noktasında sıkıntı yaşamakta olduğunu söylememiz doğru olur kanaatindeyim. Nitekim Türkistan’daki Türk illerinin, Sovyetlerin yıkılmasına ve bağımsızlıklarını kazanmasına rağmen Rusya federasyonu ile birlikte hareket etmesi, bizim ise, Nato bloku ile müşterek hareket etmemizin temelinde bu hakikat vardır. Aynı zamanda bu birliktelikler, güvenlik temelinde oluşturulmuştur.

Güvenlik meselesini değerlendirdiğimizde, iç güvenlik, dış güvenlik, siber güvenlik ve küresel güvenlikten bahsetmemiz mümkündür. Astro-fizikçilerin geleceğin güvenlik meselesi olarak, uzay güvenliği bahsini gündeme getirdiklerini de bilmemiz gerekmektedir.

Millet olarak, güvenliğimizi tehdit eden olgulardan bahsedeceğimiz zaman, küresel güçlerin belirledikleri DÜNYA HÂKİMİYET TEORİLERİ, milletlerin geleceklerini kurguladıkları milli ülküleri göz önünde bulundurmamız gerekmektedir.

Sınırdaş olduğumuz milletlerin tehdidi olduğu gibi, kıtalar ötesi veya sınırdaş olmadığımız milletlerin, doğal kaynaklarımız ve yeraltı zenginliklerimizi sömürmeye dönük tehdit algılamalarının farkındalığında olmamız gerekmektedir. Aynı zamanda, güvenliğimizi tehdit eden en önemli husus iç tehditler olmaktadır.

Kontrolsüz göçler, kolonileşerek bir yerde yaşam alanlarının oluşturmaları, kültür etkileşimine kendilerini kapatmak anlamına gelir. Bu husus berberinde, bir takım ihtiyaçların karşılanması yanında kültürel talepler ve beraberinde azınlık ve etnisite olgusunun doğmasını sağlamaktadır. Özellikle göç olgusu sosyolojik açıdan değerlendirilmelidir. Zira kontrolden çıkan göç yönetimi, beraberinde siyasal sonuçlar doğurabilecek gelişmelere yol açabilmektedir.

Küreselleşme olarak tanımlanan süreçte odaklanma, devlet/ülke güvenliği tanımlamasından uluslararası güvenlik şeklinde tanımlanan bölgesel ve küresel güvenlik anlayışına evirilmiştir. Bu kapsamda, güvenliğin dar ölçekte savaş, silahlı çatışma ve kuvvet kullanma hallerinin ele alındığı çerçevenin ötesine geçilerek, başta ekonomi, enerji, çevre, sağlık, sosyo-kültür ve eğitim alanlarının (Sandıklı, 2015) güvenlik kavramına dâhil edildiği bir yeniden tanımlama süreci ortaya çıkmıştır. Güvenlik kavramının içeriğinin genişletilerek daha bütüncül hale getirilmesindeki bu anlayışa paralel olarak, devletler de güvenliğin sağlanmasına yönelik farklı stratejiler geliştirmeye başlamışlardır. ya tehditlerin karşılanması ve karşı konulması bağlamında bir ulusal güvenlik stratejisi ortaya koymak veya tehdidin kaynağındaki asli nedenlere inerek tehlikeyi tümden ortadan kaldıracak tedbirler almak, yani bir uluslararası güvenlik stratejisi takip etmek (İşyar, 2008:2) temel yöntemler haline gelmiştir.

Güvenlik alanındaki kuramsal ve kavramsal bu dönüşüme paralel olarak, Türkiye’nin de güvenlik anlayışında ve bu anlayış çerçevesinde uyguladığı politikalarda bazı dönemlerde geleneksel güvenlik anlayışının öne çıktığı, bazı dönemlerde ise yeni güvenlik anlayışının belirleyici olduğu süreçler yaşanmıştır. Böylece; küresel veya uluslararası ölçekte güvenlik kuramındaki değişim/dönüşüm çerçevesinde Türkiye’nin güvenlik algısındaki ve güvenlik politikalarındaki gelişmeleri ortaya koyarak, Türkiye’nin ulusal güvenlik kültürünün anlaşılmasını sağlamaya çalışılmalıdır. Nitekim gerek tarihi çerçeve gerek ülkenin konumu ve toplumsal yapısı (siyasi, iktisadi, demografik dinamikler ve jeopolitik konum) ve de uluslararası ve bölgesel dinamikler bu kültürün oluşmasındaki belirleyici etkenlerdir.

Cephe savaşlarından, konvansiyonel silahların ve mekanize birliklerin devreye girdiği, ,hava kuvvetlerinin etkin olduğu savaş yönteminden, uydulardan, koordinatları belirlenen hedeflere, doğrudan güdümlü ve nükleer başlıklı füzeler dönemine evirilen savaşlar beraberinde yeni savaş ve tehdit unsurlarını geliştirdi. Öncelikle, uluslararası ilişkiler literatüründe sıklıkla bahsedilen “vekâlet savaşları” konusu iç güvenliğin önemini ortaya çıkarmıştır. Zira ülkelerin içerden istikrarsızlığını sağlayan, terör, tehdit, etnisite ve sosyo-ekonomik istikrarsızlıklar, beraberinde dış müdahalelere açık bir olguyu vücuda getirmektedir. Bu durumun hassasiyetle tespit edilerek, problemlerin izale edilmesi iç güvenlik açısından önemlidir.

Güvenliğimizi tehdit eden unsurları sınıfladığımızda, iç unsurlar, dış unsurlar olarak görmemiz gerekir. İç unsurlar, etnik, ,din ve mezhepsel çatışmalara zemin olabilecek olgular olduğu gibi sosyo ekonomik politikaların neticeleri de sayılabilir. Özellikle kültür çatışmalarının varlığı iç güvelikte kullanılabilecek önemli bir olgudur..

 

 

 

ASİMETRİK GÜVENLİK TEHDİDİ ALGILAMASI

Güvenlik olgusunun, tehdit algılamasıyla başladığını söyleyebiliriz. İki kutuplu dünya düzeninin sonuna kadar güvenlik, daha çok bir ülke silahlı kuvvetlerinin karsı ülkelerde yarattığı tehdit ve buna karsı alınan tedbirler olarak gündeme gelmiştir. İki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasını müteakip oluşan yeni dünya düzeni içerisinde tehdit ve buna bağlı olarak güvenlik algılamaları da değişmiştir. Değişen güvenlik algılamaları çerçevesinde tehdit ve güvenlik politikasının vazgeçilmez bir unsuru haline gelen asimetrik tehdit kavramları arasında, şartlara göre değişkenlik gösteren bir bağ mevcuttur. Yapılan incelemede, asimetrik tehdidin evrensel bir tanımı olmaması ve yapısı gereği, bazen bilinen simetrik tehditlerin farklı bir anlayışla kullanımını ifade etmek, bazen de terör gibi tehditler için kullanılmakta olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda asimetri, üzerinde yeterli kavramsal çalışma yapılmadan kullanılan bir terim olarak gözükmektedir. Tanımının yapılamamasından dolayı gerek yapısal gerekse tanımsal sorunları ile kolaylıkla siyasi olarak istismar edilen bir tehdit kavramı haline gelmiş ve sık sık da kullanılmaktadır. Bununla birlikte asimetrik tehdit, özellikle politik yöneticiler için bir can simidi niteliğini almıştır. Bu kapsamda, ABD’nin, bu kavramı kullanarak uluslararası hukukça henüz tanımlanmamış bir alan yarattığı ve bu durumu sık sık istismar ettiği değerlendirilmektedir. Daha sonra Çin ve Rusya gibi diğer devletlerce de konu istismar edilmeye başlanmıştır. Sonuç olarak asimetrik tehdit kavramı, iyi çalıştırılamayan bir sistem veya üstesinden gelinemeyen her türlü sorunun basına konularak adeta yönetim zafiyetlerine kılıf olmuştur.( Ahmet Küçükşahin Ve Tamer AKKAN) 

 

 

ÖNALICI YAKLAŞIM

İnsan geçmişi gösterir ki, hayatın gidişatını, insanın huzur ve düzenini tehdit eden riskleri öngörme ve onların önüne geçebilme arayışı, her dönemin, devletin ve insanın önceliği olmuştur. Dünden bugüne aktarılan ve bugün de farklı araç ve gerekçelerle tedarik edilmeye çalışılan ön alıcı güvenlik; insan, toplum ve dünya düzeni için güçlü ve egemen olmanın da belirleyici bir şartı görülmüştür. Bu ise daha risk aleni tehdide, tehdit ise kapsamlı tehlikeye ve tehlike ise sonuç doğurucu eyleme dönüşmeden onun engellenmesini vadeder (www.tdk.gov.tr, 2018 ve Cambridge, 2017). Anlaşılan o ki bir gün en az güvenlik üreten insan ve devlet modeli ortaya konulana dek, fiziki-elektronik tedbir odaklı bu uygulanma geçerli olacaktır.

Soğuk Savaş Dönemi dış politika pratikleri incelendiğinde geleneksel güvenlik yaklaşımlarınınön planda olduğu açıkça görülmektedir. Devlet temelli güvenlik yaklaşımı ile temel amaç toprakBütünlüğünün ve egemenliğinin korunması iken Soğuk Savaş sonrası dönemde iki süper güç arasında Küresel anlamda etkileyebilecek bir savaş ortamının sona ermesinin ardından geleneksel güvenlik Yaklaşımında bir dönüşüm yaşanmıştır. 1990’lı yıllardan itibaren insan güvenliği, çevre güvenliği Hatta gezegen güvenliği gibi kavramlar uluslararası ilişkiler literatüründe yer tutmaya başlamıştır.Buna rağmen devlet güvenliğinin yine güvenlikleştirme yaklaşımında başat rolü göz ardı edilemez.

Türkiye, küresel anlamda değişen güvenlik yaklaşımına bağlı olarak, 2000’li yıllardan itibaren, dış ve içPolitikada süregelen geleneksel ulusal güvenlik yaklaşımını revize etmeye başlamıştır.

 

 

 

MİLLET OLARAK TEHDİT UNSURLARIMIZ

 

 

ABD:

Amerika Birleşik Devletleri, Küresel güçlerin başında gelmektedir. “Dünya hükümeti yoluyla dünya hâkimiyetinin” peşindedir. Jeopolitik stratejilerinde, bizi “kenar kuşak teorisi” içinde düşünmektedirler. Müttefik olmamıza rağmen, bizim için en büyük tehdit unsuru olmaktadır. Zira milletimizin geleceğine dönük yapılacak jeopolitik stratejilerimizde, kendi lehine müdahil olmakta, karşı düşünceyi, gerektiğinde, etrafımızdaki siyasal ve ideolojik yapılanmaları doğrudan veya dolaylı olarak devreye sokmaktadır. Ülkemiz için en önemli tehdit unsuru olarak görülmektedir.

ABD’nin, asimetrik tehdit algılaması kavramını kullanarak uluslararası hukukça henüz tanımlanmamış bir alan yarattığı ve bu durumu sık sık istismar ettiği değerlendirilmektedir.

Özellikle “vekalet savaşları” yöntemi ile kendi adına savaş yapacak iç ve dış unsurları kullanması suretiyle, yaklaşık kırk yıldan fazla bir süredir, güvenliğimizin doğrudan ve dolaylı tehdide maruz kalmış durumdayız.

 

İNGİLTERE:

Gerek batı dünyasının, gerekse, ABD nin jeopolitik stratejilerinde, hafıza ve itici güç rolündedir. İslamafobi kavramının üretici fikrine sahiptirler. Türk milleti için, özel istihbarat ve jeo politikalarının merkezinde kabul ederler. Londra yakınlarında, “Wellington Haouse” de aynı adla konuşlandırdıkları merkezde, sadece yeryüzünde yaşayan Türklerle ilgili politikalar üretilip, gerekli zaman diliminde, kendi paydaşları ile uygulamaya sokulmaktadır. Bu gün karşılaştığımız uluslararası problemlerin kaynağında yatan gerçek irade, İngiliz iradesidir.

FRANSA:

Kadim bir millet olan Türk Milleti, Batı Hun imparatoru Atilla’dan beri, Fransızlar ya da franklar, Türk varlığı karşısında tavır sergiledikleri bilinen bir vakıadır. Gerek Osmanlı döneminde, Aldığı ültimatomlar, gerekse, yakın dönemde batı ittifakı içindeki siyasi karşılaşmalarımızda, her platformda açık kapalı niyetlerinin bildiğimiz Fransa, belirgin olarak, Ermeni lobisi ile, ve Bölücü Kürtçü siyasetini gerek lojistik, gerekse de psikolojik desteği ile tehditkar bir yaklaşım içindedir.

 

 

ALMANYA:

Almanya, Germen milleti olarak kendisini doğu romanın tabii varisi kabul etmektedir. Doğu romanın sahip olduğu hak ve müktesebatın sahibi olarak, Anadolu ve hinterlandını milli stratejileri içinde düşünmektedirler. Osmanlı devleti ile yapılan Hicaz demiryolu projesiyle, bunu izhar ettikleri gibi bu hususta kendisine batılı paydaş olarak ta kimseyi kabul etmemektedirler. Dünkü hevesleri bu günde devam etmekte ve Ülkemiz için “yumuşak” güvenlik tehdidi olarak kabul edilmelidir.

 

 

IRAK:

Türkiye’nin Irak’la 331 kilometre sınırı mevcuttur. Çetin ve sarp bir coğrafyaya sahip olması, güvenliğin sınırdan sağlanması, son derece güçtür.

Emperyalist ülkelerin, zengin petrol kaynakların sahip olan Irak’ın güvenliğini tehdit etmeleri ve iç politikalarını barış ve huzurun kaybolması ile müdahale imkânını kullanmaları sebebi ile güvenlik açısından dünyanın kriz bölgeleri arasında sayılmaktadır.

Irak, kara sınırımızın olduğu bir komşu ülkedir. Aynı zamanda, ülkemiz ile demografik yönden ilişkisi vardır. Irakta var olan bütün istikrarsızlıklar, ülkemizde etkileri görülmesi mümkündür. Halepçe katliamı sonrası oluşan göç ve göçün ülkemizdeki yansımalarını hala neticelendirememişiz.

Irak, 20.srın başında, bize ait bir coğrafya ve yönetimi itibariyle de bize bağlı idi… demografisi itibarı ile farklı etnik unsurların ve dini gurupların yanı sıra mezhep meselesinin kaşınması, iç barışı etkileyen faktörlerdir.

Türkmenler, Araplar, Süryaniler, Ermeniler, Asuriler, Keldaniler, Ezidiler ve Kürtlerin varlığı her zaman kargaşa ve barışın bozulma tehdidinin var sayılabileceği potansiyeli barındırmaktadır. Sünni Şii varlığı, güvenlik açısından önemli tehdit unsurlarıdır.

En önemlisi, Musul- Kerkük meselesi, Misakı Milli sınırları içinde olması, anlaşmalardan doğan haklarımızın olması, güvenlik açısından doğrudan etkilendiğimizi ve stratejilerimizi buna göre belirlemekte olduğumuz bir vakıadır. Hatta petrol gelirlerinden % 5 nispetinde, yıllık bütçe planlamamızda gelir kaydediyor olmamız kayda değer bir konudur.

Ayrıca İbranilerin Asurlular tarafından M.Ö. 722 yılında Kenan bölgesinden çıkarılmalarından bu güne, Irak’ın Yahudilerin kutsal “arz-ı mevut” ideali sınırları içinde olması sebebi ile her zaman güvenliği tehdit altında olan bir konuma sahiptir. Dolayısıyla hem bölgeyi hem de ülkemizi etkilemesi beklenilir bir durumdur.

 

SURİYE:

Türkiye ile Suriye arasında 911 km’lik bir kara sınırı bulunmaktadır. Bu özelliğiyle Suriye, Türkiye’nin en uzun sınır şeridine sahip ülke konumundadır.

Türkiye, konum itibarıyla hem kara hem deniz sınırlarına sahip bir ülkedir. Kıyı şeridi uzunluğu 2753 km iken deniz sınırı uzunluğu 5000 km’yi aşmaktadır.

Türkiye’nin Suriye’yle sınırı ise 877 km’dir. Bu sınır, 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması’yla belirlenmiştir. 1939 yılında Hatay’ın Türkiye sınırlarına katılmasıyla birlikte anlaşmada yeni düzenlemelere gidilmiştir.

Irak ile benzer bir demografiye sahip olan Suriye de, Zengin petrol yatakların sahip olması, aynı zamanda Hıristiyan âlemi için Hz. İsa’nın doğduğu “Nasıra” kentinin Suriye’de olması, Hristiyan batı dünyası için stratejik hedef konumundadır.

Ayrıca, doğu Akdeniz politikalarının önemli bir noktasında, İsrail ve Lübnan ile sınırdaş konumu güvenlik açısından ehemmiyet arz ettiğini ifade edebilmekteyiz.

Dolayısıyla Suriye’nin devlet bütünlüğü ve güvenliği öncelikli olarak ve doğrudan bizi ilgilendirmektedir. Güvenlik açısından zaaf ve zayıflık gösterilmesi halinde, kendi güvenliğimizin tehdit altında olacağımız aşikârdır.

Tarihin seyrine baktığımızda da, Cengizhan orduları, Hülagü han, Emir Timur, Selçuklular ve Osmanlı devleti, devlet güvenliği açısından Suriye’yi öncelikli olarak güvende tutmuşlardır.

Tarihsel süreç yanında, sınırlarımızı sınır ötesinden korumanın yolu, güvenliğimizin merkezini sınırlarımızın dışındaa tutmktır. Ayrıca bir sır önce atanan valimizle yönettiğimiz bir coğrafya, güvenlik açısından zaaf gerektirmeyen bir konumdadır. Osmanlının en güçlüolduğu zamnlarda, “Kavalalı Mehmet Ali isyanında” mısırda başlayan isyan Suriye’de ivme kazanmış ve çukurovaya kadar etkisini göstermiş ve tarihte; duyun-i umumiye ile sonuçlanan bir siyasi-ekonomik netice getirmiştir.

Suriye güvenliğimiz bakımından mutlaka tehdit olmaktan çıkarılmalıdır.

 

 

 

İRAN

Türkiye’nin İran ile kara sınırı 454 kilometredir. İran sınırı Türk devletinin güvenliğini önemli ölçüde ilgilendirmektedir. Çünkü Anadolu’nun Türkistan ile arasındaki en önemli coğrafyadır. Büyük İskender’in Hindistan seferi, med-pers savaşı ve Hz Ömer’in İranın fethinin dışında İran Tarihi boyunca hep Türklerle savaşmıştır. Bu sebeple Türk devletleri için güvenlik açısından bir tehdit olmuştur.

Tarihin seyrinde, İran hep farklı bir gerekçe ile bölgesinde hakimiyet fikri ile yaşamaktadır. Gerek pers impartorluğu,gerekse mecusilik dönemi,şahlık dönemi ve bu gün “İmamiye şiası”anlyşı ile varlığını bölgede hissettiren bir konumddır. Ve doğrudn ideoljisi ile hkimiyet ve etki alnlrı yartmküzere politika üreterek, etkin bir aktör olduğunu görmek gerekir. İmparatorluk ve devlet geleneği güçlü olan irn,ynızmnda terör unsurları ile de irtibatlı olduğu bilinmektedir.

Ülkemizde siyasal İslamcılar üzerinde etkileri mevcuttur. Aynı zamanda, kendi ülkesinde temel insan haklarından mahrum bıraktığı, Kürtler,,Beluciler ve Lurları ustaca kullanabilmektedir. Bölücü terör örgütüne dolaylı destekleri ve ırak İran ve Türkiye sınırında lojistik desteği ile bilinmektedir.

Güvenlik açısından, son Ermenistan doğrudan verdiği destek, Afganistan göçünde görüldüğü üzere, güvelik bakımından Bizans ve fars entrika siyaseti devam etmektedir.

Hemhudut olduğumuz İran, devlet ve millet güvenliğimizi tehdit eden ciddi bir unsur olduğunu bilmek gerekir.

 

 

 

 

DOĞU AKDENİZ VE KIBRIS:

Türkiye açısından bakıldığında, Kıbrıs Adası tarih boyunca Türkiye’nin ulusal çıkarları arasında yer alan ve mutlak suretle kontrol altında tutulması gereken bir bölgedir (Kedikli ve Çalağan, 2017: 55). Doğu Akdeniz’deki yetki alanları uyuşmazlıkları büyük ölçüde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin bölge ülkelerle yapmış olduğu münhasır ekonomik bölge anlaşmalarından ve Türkiye’nin kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge haklarını çiğnemesinden ortaya çıkmıştır.

Kıbrıs sorununun kökeni, Kıbrıs’ı “Büyük Yunanistan” sınırlarında gösteren ilk “Megali Fikir” haritasına dayanıyordu. Kıbrıs Rumları, 4 Haziran 1878’de Kıbrıs’ın geçici olarak İngilizlere devredildiğini hedeflerini gerçekleştirmek için bir fırsat olarak görerek, İngiliz yönetiminin hoşgörüsünden yararlanan Enosis faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Rumlar, 11 Ağustos 1931’de İngiliz sömürge yönetimi tarafından yürürlüğe giren “Yeni Özel Yasalar” bahanesiyle 21 Ekim 1931’de Enosis için isyan etti. Enosis faaliyetleri bu dönemden sonra daha şiddetli hale geldi, 1950’lerde zirve noktası oldu. Zürih (5-11 Şubat 1959) ve Londra (19 Şubat 1959) antlaşmaları sonucunda, Türkler ve Rumlar arasında 1958 yazında şiddetli çatışmalar sonrasında uluslararası girişimler üzerine imzalanan antlaşmalar sonucunda, 16 Ağustos 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Ancak Rumlar bu yeni devleti Enosis için bir sıçrama tahtası olarak görüyorlardı, Kıbrıs Cumhuriyeti sadece üç yıl yaşadı. 1 Ocak 1964’te Ada ikiye bölündü.

Hem dünyanın enerji üretim merkezlerine yakın olması, hem de sahip olduğu enerji kaynakları bakımından bölge devletlerinin enerji politikalarını ciddi düzeyde değiştirecek olan Doğu Akdeniz’in önemi uluslararası politikadaki yerini önümüzdeki birkaç on yılda da korumaya devam edecektir. Hâlihazırda siyasi, insani ve hukuki sorunların bulunduğu Ortadoğu coğrafyasının Avrupa’ya dönen yüzü olması açısından Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının uluslararası hukuk temelinde paylaşılması mevcut sorun alanlarına yenilerinin de eklenmemesi açısından önem arz etmektedir. Bu sebeple, Doğu Akdeniz’de gerçekleştirilen ya da yeniden düzenlenmesi gereken deniz yetki alanlarının paylaşılmasında Türkiye’nin ve dahi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin içinde bulunmadığı bir senaryo bölgede en iyi ihtimalle mevcut sorunları daha da arttıracaktır. Doğu Akdeniz’in hem kıta sahanlığı hem de münhasır ekonomik bölge ile ilgili henüz çözülmemiş ve giderek de büyüyen problemler bulunmaktadır. Üstelik bu problemler bölgedeki enerji kaynaklarının keşfi ve paylaşımı konuları öne çıktıkça daha da büyümektedir. Problemin çözüm portföyü ise yıkıcı bir savaş ve bölgesel işbirliği arasındaki bütün olasılıkları içermektedir. Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanları ve Enerji Kaynakları Çerçevesinde Türkiye’nin Enerji Güvenliği  Enerji kaynakları konusunda arama, çıkarma, işleme ve lojistik meselelerinde Türkiye’nin dâhil olmadığı veya dışarda bırakıldığı/bırakılmaya çalışıldığı tüm senaryolar hem Türkiye hem de bölge ülkeleri için uzun dönemli sosyal, siyasal ve ekonomik maliyetler içermektedir. Bu noktada, Türkiye’nin kendi adına yapabilecekleri; Doğu Akdeniz havzasında mevcut pozisyonunu güçlendirebilmek, enerji bağımlılığını azaltabilmek/çeşitlendirebilmek, enerji lojistiğinde bir hub olabilmek ve Kıbrıs adasındaki kalıcı barışın sağlanması için çok fonksiyonlu bir politika izlemek olacaktır. Bölge devletleri ile diplomatik ilişkilerin normalleşmesi, karşılıklı bağımlılığın oluşturacağı finansal fayda/maliyet analizin daha iyi yapılması ve taraf devletlere anlatılarak uluslararası alandaki olumsuz imajının demokratik bir hukuk devleti algısına dönüştürülmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti hem diplomasi yaparak hem Batı’da daha uygun finansman imkânları sağlayarak projeyi Türkiye’ye çevirebilir. Bunun için Batı’yla ilişkilerin niteliği önemlidir.

Ayrıca, Doğu Akdeniz’de Türk Donanmasının bayrak göstermesi, aktif sondaj çalışmalarına başlanması (Fatih sondaj gemisi), diğer gayri resmi sondaj faaliyetlerinin engellenmesi ile taraf ülkeleri masaya oturmaya zorlamak, AB gibi taraflı olduğuna inanılan bir kuruluşu dengelemek için ASEAN ve BRICS gibi kuruluşlara üye veya gözlemci üye olmak, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile İsrail arasında süregelen Afrodit bölgesindeki anlaşmazlığı istismar etmek ve anlaşmalarını önlemek, 1994 ve 2006’dan beri faal olan Marmara Ereğlisi ve Aliağa Terminallerinin vermiş olduğu avantajı kullanarak EastMed’e en iyi, hızlı ve ekonomik alternatif güzergâh seçeneği olduğunu taraflara anlatmak seçenekleri daha kararlı bir çözüm arayışı için en az diplomatik yöntemler kadar etkili olacaktır.

Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler için güvenlik problemi yaratan unsur hidrokarbon kaynakları değil, çokuluslu iş birliği ve anlaşmaların olmamasıdır. Bu tür çözümlerin olmadığı bir senaryoda kıyı ülkelerinden yalnız Türkiye değil, bölgenin bütün ülkeler hidrokarbon rezervlerinin konu olduğu bir çatışmayla yüz yüzedir.

 

 

 

YUNANİSTAN:

Yunanistan’ın, “megalo idea” fikri ve ülküsü, Türk milletine karşı uygulayacakları siyasetlerin belirleyici bir umdesidir.. Dolayısıyla, egemenlik alanlarını genişletmek, doğu Akdeniz üzerinde söz sahibi olmak istemektedir. Gerek Kıbrıs meselesinde gerekse “ege adaları” konusu bakımından güvenliğimize müdahil bir siyaset takip etmektedir…

Yunanistan’la 212 km uzunluğunda sınırı bulunmaktadır. Batının şımarık çocuğu, İran benzeri entrika ve tahrik siyasetleri ile bölgesel güvenlik meselesinin merkezinde yer almaktadır. Özellikle ak denizde, ege denizlerinde yetki alanlarının da ve kıta sahanlığı meselesiyle canlılığını koruyan güvenlik meselesi, AB ve ABD nin destekleri ile uluslararası politikaların merkezine taşınan ve her seferinde tahrik siyasetleri ile gündemde tutan bir yapı içindedir.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerde karşılıklı tehdit algıları, ilişkileri paradoksal bir şekilde belirleyen en önemli faktörlerden biri olarak varlığını sürdürmektedir. Bu , ikili ilişkileri her zaman belirlemiş olan güvenlik paradoksunun ortadan kaldırılmasına yönelik koşulların başarı düzeyini incelemektir.(murat Yorulmaz Trakya Üniv.)

RUSYA:

17.Asırdan başlamak üzere, Türk milleti için varlığı bir tehdit olarak görülmektedir. Başlangıçta, hanlıklarla, Astra han, Hive Hanlığı, Buhara Hanlığı, Kırım hanlığı için tehdit olan Rusya, zaman içinde Kafkasya’dan sıcak denizlere inebilmenin yolunu Anadolu’yu kuşatmak ve İstanbul’un, “Çar rad” yani “Çarın şehri” olması ideali ile sıcak denizlere ve oradan dünya hâkimiyetine giden yolun açılmasını sağlamaktır. Esasında, Necip Fazılın dediği gibi; “Rusya, batının balta tutan elidir.” Batı çaresiz kaldığı her seferde, Rusları devreye sokmaktadır.

Sovyet yayılmacılığı, bütün Türkistan’ı kontrolü altına almasını sağlamış, nihayet Sovyetlerin dağılması, Rusya’nın yeni stratejik konsepti devreye sokulmuştur. Kuzey komşumuz iken, Suriye müdahalesi ile güney den de komşumuz olmuştur.

Rusya Güvenlik Stratejisi:

Rusya Güvenlik Konseyi Sekteri Nikolay Patruşev başkanlığında hazırlanmıştır. 2020 Rusya Güvenlik Stratejileri, Mayıs 2009’ da Cumhurbaşkanı Nikolay, Ptruşev tarafından onaylanmıştır. Belgenin giriş bölümünde; 1990’lı yıllarda daha çok Rusya›nın karşı karşıya kaldığı ekonomik ve siyasi krizin çözümlenmesine yönelik vurgu yapılmaktadır.rusya_federasyonu_ulusal_guvenlik_stratejisi. Atilla Sandıklı, Elnur İsmayıl, Küresel Riskler Ve Bölgesel Krizler, Bilgesam Yayınlar, 2017. 40 (http://mgk.gov.tr/calismalar/calismalar.._

Bu dönemde halkın yönetime katılması, toplumsal istikrarın sağlanması, Rusya anın, devlet güvenliği ve hukuk düzenin güçlenmesi, Rusya’nın iç ve dış güvenliğinin sağlanması hedeflenmektedir. Belge de askeri güç kullanımının sorunların çözümünde gerekliğine değinilerek, milli güvenlik, stratejik öncelikler, milli güvenlik ve askeri güç küreleşme ve karşılıklı dinamizm ve bağımlıklar ve yeni oluşabilecek tehditlere vurgular yapılmaktadır. 41 Bu dönemde Rusya’nın silahlanma yarışına girmeyeceği ve ABD’nin füze savunmasın dış tehdit algılandığı ve ulusal güvenlikte önemler alınması gerektiği vurgulanmıştır.

İç ve dış politika da yaşanılan gelişmelerle birlikte Yeni Batıcıların yerini Avrasyacılar almıştır. Özellikle Rusya’nın yeni dönem güvenlik stratejisinde Batı dünyasını dengeleme çabası içinde olduğunu söylenilmekteyiz. Rusya Federasyonu›nun ulusal çıkarlarını ve stratejik ulusal önceliklerini yer aldığı belgede, ulusal güvenliği güçlendirmek hedeflenmektedir. Ekonomik alanda kalkınmada uzun vadeli hedefler belirleyen Rusya, mali sistemi güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Aynı zamanda nükleer silahların azaltılmasına yarayacak gerekli koşullara katkıda bulundurmayı hedeflemektedir. Zaman zaman kimlik sorunun yaşandığı ve uluslararası sistemde bu konuyla ilgili olarak net bir tavır göstermeyen Rusya’nın ulusal hedef, siyasi yönelim çelişkiler yaşadığının ulaşılmıştır. Rusya’nın yeni bir doktrine ihtiyaç duyması bu dönemde Arap baharı ve Ukrayna Krizi’nin de meydana gelen tehdit algılamalarından doğmuştur. Bu dönemde askeri tehditlerdeki güvenlik alanındaki algılamalar Yeni Rus güvenlik doktrinin oluşmasına neden olmuştur. Küreselleşme süreciyle ön plana çıkan, ekonomik, teknolojik alandaki değişimler ve dönüşümler, Rusya’nın askeri doktrininde tehdit algılamaların değişime yol açmıştır. Bu dönemde bağımsız bir güç olmayı hedefleyen Rusya’nın daha liberal, toplumsal istikrarın sağlanmasına yönelik, Rusya’nın askeri gücünün ön plana çıktığı değerlendirebilmektedir.

Özellikle k denizde Amerika ile rekabetleri ve “Arap baharı” vesilesi ile ülkemiz güneyden de Rusyanın kuştmasını güvenliği açısından önemsemektedir. Sıcak denizlere inme idealine kavuşmuşgörünen rusya, gerek kardenizde,gerekse kdenizde gaz ve petrol raamalrında işbirliğimizin olmsı,güvenliimize dönük bir hamledir. Bun rğmen gerek,kırımın ilhakı,gerek suriye de Esed rejimi meselesinde karşı karşıya gelebilmek durumund olduğumuz açıkça görülebilmektedir.

Yukarı Karabağ sorunu, Sovyetlerin çöküşünden sonra Kafkasya’daki istikrarı etkileyen sorunların başında yer almaktadır. Tarihi bir Türk yurdu olan Karabağ’a Çarlık Rusyası döneminden itibaren Ermeniler yerleştirilerek Azerbaycan toprakları içinde Ermenilerin yoğunlukta olduğu bir bölge oluşturulmuştur. Karabağ’ın üst kısımlarındaki dağlık bir yer olan bu bölge; Yukarı Karabağ veya Dağlık Karabağ olarak adlandırılmaktadır. Bölgeye yerleşen Ermenilerin faaliyetleri nedeniyle 19. yüzyıldan itibaren çatışmalar yaşanmaya başlamış, 20. asırda ise bu çatışmalar ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmıştır. Çarlık Rusyası’nın nüfus politikalarını devam ettiren Sovyetlerin çöküşü sırasında Azerbaycan topraklarındaki çatışmalar tekrar canlanmıştır. Yukarı Karabağ meselesinde Türkiye hem Azerbaycan ile olan tarihi ve kültürel bağları hem de bölgeye sınır komşusu olması nedeniyle sürece etki edecek önemli bir aktör olarak görülmüştür. Çatışmaların yaşandığı süreçte bölgeye askeri müdahalesi tartışılırken Türkiye, temkinli bir politika izleyerek sorunun uluslararası platformda barışçı yollardan çözülmesi için çalışmıştır. Azerbaycan ve Ermenistan’ın bağımsızlıklarını ilk tanıyan ülkeler arasında olan Türkiye, bu ülkelerle olan ilişkilerinde Yukarı Karabağ meselesini önemsemiştir. Azerbaycan tarafının yanında yer alan Türkiye, bir yaptırım olarak Ermenistan sınırını kapatmıştır. Bu çerçevede Ermenistan ile başlayan ilişkiler uzun sürmeden kesilmiştir. Son dönemde ilişkilerin normalleşmesi yolunda atılan adımlar da Ermenistan ile olan tarihi sorunlar ve Azerbaycan topraklarındaki işgalin devam etmesi nedeniyle olumlu bir netice vermemiştir.

Bu durumda göstermektedir ki, küresel birgüçolduğu iddiasını sürdüren rusya, her ne kdar ekonomik, askeri ve bölgesel işbirliğimiz olsa da, bizim güvenliğimiz için önemli bir tehdit olark varlığını hissedebilmekteyiz.

Sovyetler Birliği sıcak denizlere inme emeli doğrultusunda yayılmacı politikalar izlemektedir ve II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’den toprak talebinde bulunur. Bu durum Rusya’da da güncelliğini koruyan bir strateji olmakla beraber, güvenliğimiz açısından kayda değer bir husustur.

 

 

 

İSRAİL:

İsrail devletinin yakın tarihine bakıldığında, sürekli saldırganlık, nüfuz ve toprak kazanma siyaseti takip etmektedir. Kutsal kitaplarını referans alan bir yayılma içindedirler. İlk adım olarak Filistin’de devlet kurma ve sonrası, Kenan bölgesini sınırlarına dâhil etme ve nihayetinde, ”arz-ı Mev’ut” ideli olan yeryüzünün kendilerine yani hükümranlığına vaad edilmiş olması sebebiyle de, dünya hâkimiyetine giden bir siyasi hedef içindedirler.

Arzı mevut idealinin ikinci hedefi ise, ülkemizin sınırlarını kapsamaktadır. Gerek sınırlarımız içinde faaliyet gösten Bölücü terör örgütü ile gerekse, kripto konumundaki, ezidi, Keldani, Nesturi ve pakraduni, ermeni unsurların finanse edilerek organize edilmesi bilinen bir tehdittir. Her ne kadar,1928-1934 yıllarında hayata geçirilen Nüfus tahrir kanunu ile kendilerini gizleseler bile, nüfus tahrir kütüklerinde bilinmektedirler. Bu durum ise, ülke genelinde ve sosyal hayatımızda kaynaşmış olmalarından ötürü israilin güvenliğimizin tehdidiiçin kullandığı bir potansiyel olarak görülmektedir.

Esasen sınırlarımızı, sınır ötesinden korumayı hedeflemek ve strateji olarak benimsemiş olmamızdan ötürü, Ak denizin güvenliği kapsamında en önemli tehdit unsuru İsrail’dir. Dolayısıyla Yemen – Aden körfezinin kontrolünden başlamak üzere İsrail’in geliştirdiği üstün savaş teknolojisine kadar bölgede var olan tehdit unsurlarını bilmek ve ona göre jeopolitik stratejiler geliştirmek gerekmektedir.

Marmara gemisi baskını ile doruğa çıkan Türk İsrail gerginliğinin temeli, Doğu Ak denizin güvenliğinin tehdit altında tutulmasında İsrail’in rolüdür.

ERMENİSAN:

Elnur İsmailovun yaptığı bir analizde; “Rusya’nın Güney Kafkasya’da tek askeri üssü bulunan Ermenistan, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonrasında eski Sovyet cumhuriyetleri içerisinde Moskova’yla askeri müttefiklik ilişkilerini geliştiren ender ülkelerden biridir. Genel olarak eski Sovyet coğrafyasını kapsayan belirsizlikler, aktörler arası güç mücadelesi ve Ukrayna krizi sonrasında özellikle Güney Kafkasya’daki sorunları yeni boyutlarıyla ortaya çıkaran sıcak gelişmeler her geçen gün bölgesel gerginliğin armasına neden olmaktadır.” Denilmektedir.

“Rusya’nın Ermenistan’da iki askeri üssü bulunmaktadır: 102. Gümrü askeri üssü ve aynı üsse ait olan ve başkent Erivan’daki Erebuni askeri havaalanında yer alan 3624. hava üssü. Bu analiz Ermenistan’ın kendi topraklarında bulunan Rus askeri varlığına neden izin verdiği ve Rusya’nın söz konusu askeri üsleri dış politikasında nasıl kullandığı sorularına cevap aramaktadır. Buradan hareketle analizde, Ermenistan’daki Rus askeri varlığının günümüzde önemli bir coğrafyayı kontrolü altında bulundurduğu ve bölge devletlerinin güvenliğine tehdit oluşturduğu görüşü savunulmaktadır.”(E.İsmailov)

Ermenistan, dış destek yönünden oldukça karmaşık bir ilişki ağı içindedir. İran, Fransa, İsrail ve ABD den desteklenmesine rağmen, sahip olduğu coğrafi konumu, Türkiye ile iyi ilişkiler temelinde gelişime son derece ihtiyacı olduğunun farkındadır. Ne var ki, bağlantılı batı paktı ve savunma işbirliği içinde olduğu Rusya kendi menfaatleri çerçevesini zorlaması halinde, güvenlik konusunda Ermenistan’ı yalnızlaştırma eğilimindedir. Bunu Karabağ savaşında görmemiz pekâlâ mümkündür.

Ermenistan’ın 17. Asırdan başlamak üzere, Türk devlet bütünlüğü içinde aktif rol almasına rağmen, iç içe yaşadığı Türk milletinin varlığını hazmedemediğini görmek mümkündür. Hatta Osmanlının “tebaayı sadık” olarak gördüğü ve imparatorluk içinde gerek vezir ve nazırlık gibi görevler yanında, iktisadi yönden kendilerine tanınan imtiyazları az görmüş, daha fazlasını ister olmuşlardır. Hatta “büyük Ararat” ideali etrafında büyük Ermenistan devleti hayali ile komşularını boğazlayabilecek kadar ileri gitmişlerdir. Kurdukları terör örgütleri ile yurt dışındaki dış misyon görevlilerimizi katledecek cüreti göstermişlerdir.

Sala örgütünün faaliyetleri deşifre edilmesinden sonra, Milletimizin asli unsuru sayılan Kürtlerin adını kullanmak sureti ile emellerini icra etmekte devam etmektedirler.

Batının; 1912 de, “Wilson prensipleri” çerçevesinde geliştirilen ve uygulaması yüz seneden beri belirli zaman dilimlerinde sürüme sokulan “şark meselesinde” önemli aktör oldukları bilinmektedir.

Diplomatik alnada da her platformda Türk devleti aleyhinde oldukları aşikârdır.

Buradan da anlaşıldığı üzere, yaklaşık 350 kilometre sınırımız olan Ermenistan’ın kara sınırı, dünya ile iletişimde önemli bir avantajı göz ardı ederek, güvenliğimizi tehdit eden bir durum sergilemektedir.

 

SİBER GÜVENLİK

Siber güvenlik nispeten yeni bir alan olarak sadece ulusal hükümetlerin değil, uluslararası kuruluşların da gündemine yoğun biçimde girdi. Bilgi iletişim teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler bireylerin ve devletlerin hayatlarını kolaylaştırdıkları kadar, ciddi tehditler içerdiği de artık görülmeye başlandı.

GÖÇLER:

Tarihi seyir içinde, göçlerin analizi yapıldığında, göçlerin sinsi ve gizli istila yöntemi olduğu, dolayısıyla bir güvenlik sorunu olma özelliği taşıdığını ifade etmek mümkündür. Ülkemizin bulunduğu coğrafi konumu doğudan batıya göçlerde, köprü görevi yapabileceği bir durumdadır. Sınırdaş olduğu ve emperyalist hedeflere açık duruma gelmiş ülkelerin vatandaşları, ülkemizde, var olan insani değerlerin devlet işleyişindeki özelliği sebebiyle tercih edilebilmektedirler. Aynı zamanda, ülkemiz üzerinde maksatlı politik müdahale zemini oluşturmak üzere, demografik yapıyı, kolonizasyon siyaseti ile baskı altına alabilmek ve gelecekte güvenliğimizi için potansiyel tehlike olarak siyasi mülahazaların varlığı söz konusudur. Halepçe katliamı, İran-Irak savaşı, Saddam operasyonu, Suriye göçü ve son olarak Afganistan göçü bu hususta üzerinde çalışılması ve her yönüyle değerlendirilmesi gereken önemdedir.

 

TÜRKİYE’NİN MİLLİ GÜVENLİK YAKLAŞIMI VE POLİTİKALARI 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren daha fazla gündeme gelen ve özellikle de SB’nin dağılmasından sonra Batı’da güvenlik yaklaşımları ve politikalarının odağına oturan toplumsal/insani güvenlik yaklaşımının 21. yüzyılda da ağırlığını arttırdığı söylenebilir. Bu doğrultuda güvenlik, başta ekonomi, enerji, çevre, sağlık, sosyo-kültür ve eğitim alanlarının tanımlamaya dâhil edildiği bütüncül bir güvenlik anlayışı ortaya konulmuştur (Gürkaynak ve Yalçıner, 2009: 79).

Güvenliğin sadece devlet odağında ele alındığı bir dönemde, 11 Eylül 2001’de ABD’ye yapılan terör saldırıları güvenlik yaklaşımında bir kırılmaya neden olmuş, uluslararası/küresel terörizmle mücadele öncelikli hedef haline gelmiştir. SB’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan asimetrik tehditlerle mücadele güvenlik ajandasının en önemli gündem maddesi olmuştur. 3 Kasım 2002 seçimleri ise Türkiye’nin güvenlik yaklaşımı ve politikalarında yeni bir dönemi başlatmıştır. AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Ahmet Davutoğlu ve ortaya koyduğu “stratejik derinlik vizyonu” Türkiye’nin dış ve güvenlik politikalarının genel çerçevesini ve temel parametrelerini belirlemiştir. Teorik ve kavramsal açıdan güç ile ilgili parametreleri ve stratejik planlamayı tasvir ederken Davutoğlu üç temel veri üzerine odaklanmıştır: Bunlardan ilki sabit veriler olan coğrafya, tarih, nüfus ve kültürdür. Diğeri ise potansiyel veriler olan ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitedir. Üçüncü bileşen ise stratejik zihniyet ve kültürel kimliktir (Davutoğlu, 2011: 17, 24, 29).

Türkiye’nin coğrafi ve demografik yapısının, tarihi ve kültürel köklerinin ve ekonomik ve jeopolitik potansiyelinin önemli fırsatlar ortaya koyduğundan hareket eden Davutoğlu, Türkiye’nin dinamik yapısını uluslararası dinamizme kanalize ederek bölgesel ve küresel ölçekte önemli bir aktör olabileceğini ifade etmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin “sadece krizlere yanıt veren bir ülke olmaktan öteye geçerek, krizleri ortaya çıkmadan önce tespit eden ve buna müdahale edebilen” bir ülke olması gerektiğini vurgulayan Davutoğlu, yeni stratejik vizyonun “çevre bölgelerde düzen kurucu rol oynamayı öngördüğünü” söylemektedir (New Turkish, 2015). “Yumuşak güç” (Nye,2004) özellikleriyle hareket eden Türkiye’nin bir çekim merkezi haline getirilmesi, çevre bölgelerde bir refah/güvenlik vahası oluşturularak barış, istikrar ve gelişmenin sağlanması ve böylelikle Türkiye’nin güvenliğe ilişkin kaygılarının ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. “Stratejik derinlik” vizyonu çerçevesinde şekillenen Türkiye’nin yeni dış ve güvenlik politikası yaklaşımında toplumsal/insani güvenliğin ön plana çıkmasıyla beraber demokrasi ve insan hak ve özgürlükleri ile doğrudan bir ilinti kurularak bir denge sağlanmaya çalışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren ve özellikle de 1990’lı yıllarda belirgin olarak ön plana çıkan ve bölünme korkusunun artmasına neden olan terör ve toplumsal sorunlara demokrasinin güçlendirilmesiyle çözüm sağlanmaya çalışılmıştır. “Komşularla sıfır sorun” politikasıyla, kemikleşmiş ve devletlerarasında çatışmalara neden olabilecek sorunların arka plana atılması, ticaretin arttırılması, vize muafiyet anlaşmaları ve işbirliği platformlarıyla güven arttırıcı nitelikte adımlar atılmıştır. Pro-aktif ve önleyici barış diplomasisi, çok boyutlu dış politika ve ritmik diplomasi yeni yaklaşımın diğer bileşenleri olarak tanımlanmıştır. 21. yüzyılda Ahmet Davutoğlu’nun ortaya koyduğu vizyon çerçevesinde Türkiye’nin güvenlik yaklaşımının iki temel noktada kırılma gösterdiği söylenebilir: Bunlardan ilki Kopenhag Okulu’nun tanımladığı “güvenlikleştirme” çizgisinden uzaklaşılmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla başlayan; Sevr Anlaşması ile doruğa çıkan; iki dünya savaşı arasında revizyonist devletlerin ortaya koyduğu tehditle ve yerel/bölgesel isyanlarla yinelenen; İkinci Dünya Savaşı sonrasında SB’nin toprak bütünlüğünü ve egemenlik haklarını zedeleyen talepleriyle kaygı uyandıran; 1990’lı yıllarda yoğunlaşan terör eylemleri, bölgesel çatışma ve istikrarsızlıklar ve komşularıyla sorunlarıyla bir kez daha beliren ve üstelik bu dönemde müttefiklerinden beklediği desteği bulamayan Türkiye’nin bölünme/toprak kaybetme korkusu, güvenlik yaklaşımını belirleyen en önemli etken olmuştur. Bu doğrultuda, ülkenin düşman çemberiyle sarılı olduğunu ifade eden yönetici ve bürokratik elit hem komşularıyla ilişkilerinde hem de içerdeki toplumsal meselelerde, güvenlikleştirme söylemi çerçevesinde siyasi, iktisadi ve sosyo-kültürel sorunları güvenlik alanına dâhil etmişlerdi. Yeni yaklaşımla bu meseleler yeniden kendi mecralarında ele alınmaya başlanarak reformlar yoluyla iç güvenliğin sağlanması yoluna gidildi ve komşularla da ilişkilerin geliştirilmesini sağlayacak adımlar atıldı. İkinci temel nokta ise Türkiye’nin kendini diğer ülkelerden ayıran önemli unsurları benimseyen bir güvenlik anlayışı göstermesi gerekliliğine yöneliktir. Davutoğlu “Osmanlı Devleti’nin tarihi ve jeopolitik zemininde doğmuş bulunan ve o mirası devralan Türkiye’nin savunmasını sadece sahip olduğu sınırlar içinde düşünmesi ve planlaması imkânsızdır” demektedir (Davutoğlu, 2011: 41). Yugoslavya’nın dağılma sürecinde ve en son Bosna ve Kosova bunalımlarında ortaya çıktığı üzere tarihi kökler ve miras Türkiye’nin her an müdahil olması gereken durumlar meydana gelebilir. Orta Asya ve Kafkasya ve Orta Doğu da buna istisna teşkil etmez. Dolayısıyla Türkiye savunmacı reelpolitik anlayışın ötesine geçerek krizlerin önlenmesi, kriz yönetimi ve diplomasi kanallarının sonuna dek kullanılarak çevresinde güvenlik ve istikrarın sağlandığı ve dolayısıyla kendi güvenliğinin garantiye alındığı bir yaklaşımı benimsemiştir.

  1. yüzyılda Türkiye’nin güvenlik yaklaşımı ve politikaları “güvenlikleştirme” çizgisinden uzaklaşan, toplumsal meselelere ve komşularıyla ilişkilerine korkulardan ziyade fırsatlar penceresinden bakan, coğrafyasını ve tarihi mirasını bir güç unsuru olarak kullanan, krizlere reaksiyon vermekten ziyade önleyici diplomasi ve kriz yönetimi ile yumuşak güç unsurlarını kullanan, çok boyutlu ve çok taraflı bir dış ve güvenlik politikası çizgisi izlemeye başlamıştır.

Hasan Sencer PEKER, Kübra ÖZTÜRK OKTAY, Yavuz Şensoy’un çalışmalarının sonuç bölümünde; Dünyada küreselleşme süreci ile birlikte yeni aktörlerin yeni ilişki sistematikleri ile daha karmaşık bir yapıyı ortaya çıkardığı bir gerçektir. Buna paralel olarak güvenlik alanında da kuramsal ve kavramsal bir değişim yaşanmaktadır. Devletin ön planda olduğu geleneksel güvenlik anlayışı ağırlığını korusa da gerek yeni tehditler gerek bunların bertaraf edilmesine yönelik uygulanan politikalarda yeni yaklaşımlar ve politikalar gittikçe güçlenmiştir. Bu çerçevede, Soğuk Savaş dönemi boyunca askeri güç ve sınırların güvenliği çerçevesinde ele alınan güvenliğin ötesine geçilerek, yani, reelpolitik anlayışına dayalı ve dolayısıyla çatışma riskinin yüksek olduğu yaklaşımdan, güvenlik ikileminin önlendiği ve güvenliği tesis edecek yeni ilişki biçimleri ve kurumsal ağların geliştirildiği bir anlayışın hâkim olmaya başlamıştır. SB’nin ortadan kalkması ve konvansiyonel tehdit riskinin azalmasıyla birlikte yeni ve asimetrik olarak tanımlanan tehditler ortaya çıkmış, bu durum da daha kapsayıcı nitelikteki “bütüncül güvenlik” anlayışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu doğrultuda da toplumsal/insani güvenlik anlayışı ön plana çıkmış, bir süreç yaşanmıştır. Türkiye’nin ulusal güvenlik anlayışını ve politikalarını da bütün bu çerçevede ele almak daha sağlıklı bir analizi beraberinde getirecektir.

Nüfusunun çoğunluğunun Müslüman olması ve aynı zamanda liberal-demokratik değerlere bağlı bir siyasal ve iktisadi sisteminin olması, jeopolitik konumu, petrol ve doğalgaz bakımından zengin kaynaklara yakınlığı, önemli ticaret yolları üzerinde olması, uluslararası örgütlere üye ve AB ile müzakereleri sürdüren bir ülke olması önemli fırsatlardır. Çevre bölgelerde dinsel, etnik ve mezhepsel çatışmalar; siyasi ve iktisadi istikrarsızlıklar; bölgenin büyük güçler arasında bir rekabet olması; asimetrik tehditler olarak kabul edilen göç, silah, uyuşturucu ve insan kaçakçılığının bu bölgelerde yoğunlaşması ise güvenliğe dair önemli risklerdir.

Türkiye’nin güvenlik yaklaşımı yeni bir tabloyla karşı karşıya kaldı. Batı Avrupalı müttefikleri bir içe kapanma dönemi yaşadı ve geleceğin Avrupa’sını liberal-demokratik değerler üzerinden tanımlayarak ve güvenliği artık yalnızca devlet odaklı olarak ele almaktan öteye giderek toplumsal/insani güvenlik yaklaşımını benimsedi. Fakat Türkiye, bir taraftan geleneksel güvenlik sorunlarıyla uğraşırken diğer taraftan Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan ve asimetrik tehditler ile karşı karşıya kaldı.

Gerek PKK terörü ile içeride güvenlik riskleri yaşayan gerek komşularıyla ikili ilişkiler çerçevesinde ve bölgesel ölçekte önemli tehditlerle karşı karşıya kalan Türkiye, Batı Avrupalı müttefikleri nezdinde artık “güvenlik üreten” bir ülkeden ziyade tehdit ve riskleri Avrupa’ya taşıyabilecek bir ülke haline geldi. Müttefiklerinden aradığı desteği bulamayan Türkiye’de bölünme ve toprak kaybetme korkusu yeniden odak noktası haline geldi ki bu da güvenlik bürokrasisinin ağırlığının artmasına ve Kopenhag Okulu’nun ortaya koyduğu “güvenlikleştirme” çizgisinin güçlenmesine neden oldu.

Türkiye’de 3 Kasım 2002 seçimleri sonucunda AK Parti’nin iktidara gelmesi ve Ahmet Davutoğlu’nun ortaya koyduğu “stratejik derinlik” vizyonu ile Türkiye’nin güç parametreleri, güvenlik yaklaşımı ve ortaya konulacak politikalar yeniden tanımlanmıştır. Türkiye’nin coğrafyası (dolayısıyla jeopolitik konumu), tarihi, nüfusu, kültürü birer güç unsuru olarak tanımlanmış; ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitesinin yükseltilmesi hedeflenmiş; toplumsal/insani güvenlik yaklaşımına uyum sağlayan bir anlayış benimsenmiş; komşularla sıfır sorun, pro-aktif ve önleyici barış diplomasisi, çok boyutlu dış politika ve ritmik diplomasi yeni vizyonun temel bileşenleri olarak ifade edilmiştir. Bu doğrultuda da “güvenlikleştirme” yaklaşımından uzaklaşılarak sorunlar yeniden siyasi, iktisadi ve sosyo-kültürel mecraya çekilmiş, demokratik reformlarla özgürlük/güvenlik denkleminde bir denge sağlanmaya çalışılmıştır. Demektedir.

 

 

SONUÇ:

Sonuç olarak güvenlik; aynı zamanda bir milletin geleceğini teminat altına almak üzere başvurduğu tedbirlerin bütünü olarak algılanır. Gerek jeopolitik stratejiler, gerekse milli hedefler olarak ta uygulamaya konulmaktadır…

Dünya jeopolitiğinde, kritik bir yer alan ülkemizin güvenliğini korumak üzere hem uluslararası ilişkiler bağlamında kendisini korumaya almakta, hem de milli hedefler bakımından bölgesel ve mevzi planda tedbirlerini almak zorundadır.

Dünyanın değişen konjonktürel durumu, Türkiye, önemli bir aktör olarak dünya siyasetinde etkili olmaya çalışmaktadır. Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan soydaş ve akraba topluluklar ile girişilen siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkiler, yeni bir siyasi gücün vücuda gelmesinin de gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.

Türkistan bölgemizdeki kardeş toplulukların Rusya Federasyonu ile bizim ise batı ittifakı ile birlikte olmamız rağmen dengelenen politikalarla, Türk birliğine giden çalışmaların gündemde olması, Türk milletinin motivasyonunu arttırmıştır. Özellikle otuz yıl süren Karabağ’ın ermeni işgalinden kurtulması, bu husus gün yüzüne çıkarmıştır.

Rusya’nın Kırımı ilhakı, Çinin doğu Türkistan’ı baskı altına alması, Afganistan’ın (Güney Türkistan’ın) ABD nin oldubitti siyaseti ile Peştunlara bırakması, bu oluşumun neticesinde bir gözdağı şeklinde algılanmaktadır.

Bu gelişmeler beraberinde ekonomik kaynakların müşterek değerlendirmesi ve pzrlanması, nihayetinde ortak para birimine giden bir sonucun, dolar ve Euro’nun saltanatının sarsılmasına neden olabileceği ön görülmektedir. Bu durum ise, batı dünyasının tepkisi ile karşılanmayı doğuracaktır.

Doğuda ise Çinin ipek yolu projesinde, ekonomik kaynakların Türkiye üzerinden doğu Avrupa’ya ve oradan kıta Avrupa’sına sevk edilmesi, aynı zamanda bir güvenlik problemini de hayata geçirmektedir.

Bütün bu gelişmeler karşısında, Karadeniz işbirliği ve kuzey sınırımızda başat aktör Rusya ile diplomasi yanında, her türlü tehdide hazır olmamız gerekmektedir.

Doğu ak denizin güveliği özel önem arz etmektedir. Aden körfezinden başlamak üzere, Ak denize sınırı olan bütün ülkelerin doğal kaynakların kullanımı, deniz ticareti ve deniz sahasının kullanımı güvenlik meselemiz içindedir.

Ege adaları ve Yunanistan ile ilgili meselemizde, son gelişmeler muvacehesinde, ABD ile doğrudan karşı karşıya kalmış durumdayız…

Ülkemizin bölgede siyasi ve ekonomikolarak gelişmesinden rahatsızlık duyan ABD, milli savunma sanayimizin bölge ülkelerine sağladığı üstünlüğü görerek,bizzat kendisinin devreye girmesi görülmesi gereken bir güvenlik meselemizdir.

İç güvenliğimizde, bir yandan bölücü terör örgütü PKK diğer yandan, Birleşik Arap devletleri ve İran’ın desteklediği mezhepçi yaklaşımcı “siyasal İslamcı” terör örgütleri mesele olarak ülkemizin gündemini işgal etmektedir.

Kontrolsüz ve planlama yapılmadan, emrivakilerle ülkemizde muhatap olduğumuz kitlesel göçler, şayet, etkin sosyo-kültürel bir yapılanma içinde kültür kaynaşması yoluyla bütünlüğe ulaştırılmaması halinde, geleceğin güvenlik sorunu olma potansiyeli taşıyabildiğini, uluslararası irtibatlar ve lojistik desteklerle çok boyutlu iç güvenlik meselesinin kaynağı olabileceğini bilmemiz gerekmektedir.

Medya ve basın kuruluşlarının sağlıklı bilgilendirme yaparak, milletin moral yönünden çöküntü yaşamaması, ülkeyi idare eden siyasi iradenin gelirlerin paylaşımında adaletli davranması, eğitim kurumlarının Türk milletinin “aidiyet duygusunu” işleyeceği bir eğitim atmosferi, güvenliğimizin korunması hususunda devletin elini güçlendirecektir.

Biliyoruz ki, kadim medeniyetlerin birçoğu ak deniz havzasında ve Anadolu’da kurulmuştur. Aynı zamanda güvenlik zafiyeti içine düşen her medeniyet, ”ölü medeniyet” olarak tarihteki yerini almıştır.

Bu sebeple, dünyada yeni bir güç dengesi olarak mazlum milletlerin umudu olan Türk milleti güvenliğini ön planda tutacağı devlet politikalarını göz ardı etmemelidir.

 

Bülent Akalın

 

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP