DOLAR 18,4191 0.52%
EURO 17,8508 -1.1%
ALTIN 973,04-1,08
BITCOIN 349502-0,88%
Isparta
17°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

TÜRK SİYASİ DÜŞÜNCESİNİN KRİZİ

TÜRK SİYASİ DÜŞÜNCESİNİN KRİZİ

ABONE OL
19 Şubat 2022 16:17
TÜRK SİYASİ DÜŞÜNCESİNİN KRİZİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

“İslamcılık, Osmanlıcılık, Milliyetçilik.”

Bu üç kavram, 20.yy başlarında, dağılma tehlikesine karşı kurtuluş reçetesi olarak Osmanlı aydını ve devlet ricalinin sığındığı siyasi kavramlar…

Osmanlıcılık, Osmanlı’da yaşayan, müslim-gayri müslim tebaanın bir ve baraber olarak eşitliğine dayanan ve bu sayede özellikle gayri müslim tebaanın devlete bağlılığının devam edeceği düşüncesini ifade ediyordu. Balkanlar birer birer elimizden çıkınca bu sefer İslam coğrafyalarını bir arada tutmak adına İslamcılık politikası devreye konulur. O da 1. Dünya Savaşı sırasında Arap coğrafyalarının Devlet-i- Aliyye’den ayrılması ile anlamını yitirir. Kala kala elde devletin kurucu unsuru olan Türkler kalmıştır ve onların da motivasyonunun diri tutulması gerekmektedir. Çünkü Osmanlı parçalanmış ve Türklük, Anadolu coğrafyasına sıkışmıştır. Bu yüzden devletin devamı için kurucu unsura dayanılmış, ancak bu sayede Türk milleti Anadolu’da tutunmaya devam edebilmiştir. Yani Devleti kuran ve kurtaran bir ideoloji olmuştur Türk Milliyetçiliği.

Bugün, özellikle Osmanlıcılık artık güncel bir kavram değil… Osmanlıcılık, geçmişe özlem duyanların, Osman Yüksel SERDENGEÇTİ’nin ifadesi ile “Biz neyledik o koskoca elleri” feryadının nostaljik bir izdüşümüdür. İslamcılık ve Milliyetçilik ise belli noktalarda şekil değiştirerek yaşamaya devam edecektir. Nedir o yaşam alanları? İçerde, devletin dış ve iç saldırılara karşı korunma refleksi olarak milliyetçilik; dışarıya karşı da özellikle İsrail ve Amerika karşıtlığının arttığı zamanlarda daha bir anlam kazandığı düşünülen İslamcılık… İslamcılığın içerideki karşılığı ise, muhafazakarlık-dindarlık olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile birlikte uzunca bir dönem Seküler Milliyetçilik ve Laiklik ile Batıcılık düşüncesi devlete hakim olmuştur. Radikal, zihni ve icrai yaklaşımın sergilendiği bu dönemde pozitivizminde katkısıyla modern, çağdaş bir toplumsal dönüşümü hızlı bir şekilde gerçekleştirmek amaçlanmıştır. Bu durum, geleneğe sırtını dönen anlayış ile Muhafazakar Milliyetçi kesim arasında ayrışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Uzun bir süre vesayetçi, jakoben zihniyet, toplumun geleneksel inanç yapısını ve değerlerini devletten uzak tutmuştur. Yaşanan bu süreci bir kenara bırakırsak, merkez dışı kalan, devletten uzak tutulan gelenekçi muhafazakar anlayış, demokratik siyaset yapma imkanları darbelerle kesintiye uğrasa bile 2000’li yılların başından itibaren uzun bir süre devleti yönetme imkanı ve fırsatı yakalamıştır.

Gelinen bu nokta, bu mücadelenin tarafları açısından içerisinde anlamlı birçok hafıza da barındırır. 28 Şubat, 27 Nisan post modern darbe ve muhtıraları, Muhafazakar siyasetin mağduriyet alanları olarak toplumda karşılık bulmuştur.

Açıkça ifade etmek gerekirse, Türkiye’de siyasi kavramları sahiplenenler genellikle karşı tarafın itiraz ve eleştirilerine maruz kalmıştır. Kimi hafızayı cumhuriyetten geriye götürememiş, kimi de cumhuriyetle sınırlı tutmuştur.

Kemalist Sol için İslamcı siyaset şeriatı getirecektir. Bu yüzden gericidir. İslamcı siyaset için de Modernizim ve laiklik, gelenekten ve dinden kopuştur.

Bu sebeplerden ötürü tüm kesimler karşı tarafı siyasi rakip olarak değil, adeta düşman olarak görürler. Aslında bu siyasi düşmanlığın şöyle bir getirisi de vardır. Siyasi fanatizmi körükler ve tabanda safların sıkı tutulmasına hizmet eder.

Bugün Türk siyasetinde tam anlamı ile ideolojik ve fikri tıkanmışlık hali söz konusu diyebiliriz.

Muhafazakar siyaset genel olarak mağduriyet alanlarını çözebildiği oranda kendini başarılı saymaktadır. Siyaseten haklılardır. Ancak toplumun önüne yeni proje koydukları da pek söylenemez. Bu yüzden Muhafazakar ve Milliyetçi siyaset tekrara düşmekten ve bilinen hafızayı canlı tutup korku ve endişe üretmekten kafasını kaldıramamıştır.

Sloganik olmaktan öteye geçemeyen batı ve emperyalizm karşıtlığı, ülke için şantiye programlarının olup toplumsal ve siyasal programlar sunamamaları; demokrasiyi sadece çoğunluk rejimi olarak görüp çoğulculuğa itibar etmemeleri; muhafazakar dil ve duruş sergileyip haksızlık, adaletsizlik, yolsuzluk ve ahlaki zafiyet gösterenlere karşı kendi mahallerinden olup olmamalarına bağlı olarak kör ve sağır olabilmeleri; adalet ve insaf duygusunu zedelemiş ve güven sorunu yaratmıştır.

Sıkışan İslamcı siyasetin yanına eklemlenen milliyetçi siyaset bile tutarsız bir şekilde kayırmacılığa ses çıkarmamış ve muhafazakar siyaset tabir yerinde ise hamasete mahkum edilmiştir.

Bir düşünün, Türk milliyetçiliğini savunup milletin tamamına cümle kuramamak,

Yada İslamcı gelenekten gelip milletin tamamına merhamet nazarı ile bakamamak,

Yada sol gelenekten gelip, cumhuriyetin kuruluşu kadar eski bir siyasi geçmişe sahip olup, demokrasi, özgürlük ve eşitlik deyip, milletin tamamına bunu lüks görmek…

İslamcıların “çoğulculuğu” hazmedemedikleri gibi “çoğunluğun iradesini” hazmedememesi…

İşte tüm bunlar Türk siyasetindeki kafa karışıklığının bir göstergesidir.

Türk devleti ve milleti geçmişten bugüne Osmanlının son döneminden başlayarak adeta, kavramların toplumsal alerjisi yada yan etkilerinin olup olmadığına bakılmaksızın reçeteyi yazanların insafına bırakılmıştır.

İslamcılık, Milliyetçilik, Liberalizm, demokrasi vb tüm kavramlar eğer formülize edilmiş kavramlar haline getirilip toplumsal siyasi gelişme ve değişime göre revize edilmezlerse her durum ve şartta toplumlara iyi gelmeyebilir.

Mesela demokrasi ve özgürlüklerin anayasada hangi durumlarda kısıtlanabileceği belirtilmiştir. İslamcılık moral değerler olmaktan uzaklaşıp, toplumun her kesimine huzur ve güven vermeyi bırakıp, korku ve düşmanlık aşılamaya, tıpkı jakoben sol siyaset gibi hayat tarzı modellemeye kalkışmamalıdır.

İslamcılık yada muhafazakar siyaset nasıl bir toplumsal ve siyasal model sunar. Bunun pratiği nedir? İslamcıların sadece kendi yara ve taleplerine değil, toplumsal her yarayı ve talebi dikkate alması gerekmez mi?

Milliyetçi siyasetin de sadece güvenlik ve savunma ideolojisi olmadığını, vatanını en çok sevenin ona en çok hizmet eden olduğunu bilmesi ve toplumun tamamına cümle kurması gerekmez mi?

Demokrasi, eşitlik ve özgürlük gibi kavramları daha çok kullanan sol siyasetin de bu söylemlerin sadece kendileri gibi düşünenler için olmadığını ve milletin moral değerlerine muhalefet etmenin modernlik ve ilericilik olmadığını anlamaları gerekmez mi?

Türk siyaseti ne zaman karşıtlıktan beslenmeyi bırakıp siyasetin insanların dünyasını mamur etmek için yapılan bir eylem olduğunu fark edecek acaba…

Süleyman ORHUN

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP