DOLAR 16,6946 0.32%
EURO 17,5313 0.72%
ALTIN 969,93-0,30
BITCOIN 316843-4,80%
Isparta
21°

AZ BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

şişli escort

bettilt giriş

YAŞAM  ALANI
17021 okunma

YAŞAM  ALANI

ABONE OL
26 Ocak 2022 21:07
YAŞAM  ALANI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazı hayvanlar doğuştan bölgecidir. İki örümceği bir ağa koyarsanız, dövüşürler. Bir kuş, yuvasına yaklaşan yabancı kuşları kovalar. İnsanlar ise toprak için savaşır. Bu, insan neslinde bir içgüdüdür. Her aile, her kabile ve halk, kendine ait bir bölgesi olsun ister.

 

O içgüdü bazen aşırıya kaçar. Ve bir millet, komşusunun toprağına göz diker.

 

Vatanseverliği militarizmle karıştıran bazı insanlar, irredentist (kurtarmacı) hayaller kurarlar. Haritaya bakar ve şöyle derler: “Şuradaki diyar eskiden bize aitti. Gelecekte yine bize ait olacak.”

 

Rumlara Bizans imparatorluğunu kaybettiren hayal budur! Yaygın kanının aksine Selçuklular, Anadolu’yu tümden almayı planlamamıştı. Fakat Malazgirt’ten sonra, geniş düzlüklerle kaplı Orta ve Batı Anadolu, Türk süvarisinin eline düştü.

 

Sultan Melikşah, Bizans’ın ani zayıflamasının güç dengelerini İslam aleyhine bozduğunu sezdi. İmparator Alexius’a kalıcı barış teklif etti.

Karşılığında Anadolu’nun önemli bir bölümünü Bizans’a geri vermeye hazırdı.

 

Bu bilgece teklif kabul görmedi. Rumlar, tüm Anadolu’yu kurtarma hayaline kapılmıştı. O hırsla Papa’dan yardım istediler. Bizans için felaketle sonuçlanan Haçlı Seferleri başladı.

 

* * *

 

Yunanlar, 1920 yılında İzmir ile yetinseydi, ne olurdu? O çağın askeri teknolojisi, tüm avantajı savunmada kalan tarafa veriyordu. Savunanlar siper içinde, güvendeydi; saldıran taraf açıktaydı, kolay hedefti. Siperler, en korkunç saldırılara bile dirençliydi. Düşman siperlere topla, havanla, uçakla atılan bombalar, genellikle tek bir sonuç veriyordu: Araziyi çukurlarla doldurmak ve hücumu daha da zorlaştırmak! Dikenli telle kurulan engelleri düşman ateşi altında aşmak, neredeyse imkansızdı.

 

Yunanların nüfusu 5 milyon, Anadolu Rumları da eklenirse 6,5 milyondu.

Türkler 9 milyon kişiydiler. Eli silah tutan Türklerin çoğu Sarıkamış’ta,

Çanakkale’de, Arap illerinde şehit düşmüş veya sakatlanmıştı. Savaş görmemiş gençler bile, kıtlıktan adeta kurumuş haldeydi. İnsan gücü bakımından Yunanlar öndeydi. Güzel İzmir’imizi geri almak, kısa vadede mümkün görünmüyordu.

 

Neyse ki Yunanlar, imparatorluk kurmaya heveslendiler. İzmir ile, Trakya ile yetinmediler. Gözleri doymadı. Ordularını, savunulamayacak kadar geniş ve uzak bir cepheye yaydılar. Türk’ün tarihteki en büyük şansı, düşmanlarının ihtirasıdır.

 

  • * *

 

Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da, şöyle yazar: “Dört dönüm çorak toprağı sürmek, yirmi dört savaş kazanmaktan daha hayırlıdır.”

 

Ne yazık ki ademoğlu, kan dökücüdür. Milletler, savaş kazanmış kralları severler. Savaş kaybeden kralları da severler. İskender Bey’in direnişi, ülkesini bir viraneye halkını ise köleye dönüştürdü. Oysa Arnavutlar için halen o, büyük bir kahramandır. Prens Lazar, Kosova’da yenildi ve devleti fiilen yıkıldı. Oysa Sırplar, onu ulusal kahramanları sayarlar. Barışçıl krallar ise unutulur.

 

Fatihlere herkes hayrandır. Toprak ele geçirmek, daima başarı gibi görülür. Oysa her millet için, yönetebileceği ve değerlendirebileceği kadar toprak hayırlıdır.

 

  • * *

 

  1. Yüzyılda Osmanlı hanedanı, uçsuz bucaksız topraklarını yönetecek güce sahip değildi. Pek çok Balkan milleti fiilen bağımsız olmuş, hatta kendi ordularını kurmuştu.

 

1862 yılında, Belgrad’da devletin aczini sergileyen bir vaka yaşandı.

Petkoviç adında bir Sırp genci, çeşmeden su dolduruyordu. Su sırası bekleyen çocuk yaşta bir acemi er, ona seslendi: “O suyu bana ver, benim testimi al. Acelem var. Sen tekrar sıraya girersin.”

 

Petkoviç, Türkleri aşağılayan sözler sarf etti. İki çocuk, itişip kakıştılar. Bizim oğlan, testisini Petkoviç’in kafasına vurdu, onu yere serdi. Ortalık bir anda Sırp jandarmalarla doldu. Civardaki Türkler, tabanca çekip arbedeye katıldı.

 

Olaylar büyüdü. Akşam olduğunda, her pencereden askerlerimizin üstüne ateş açılıyordu. Kente komşu Osmanlı kalesi, korkutmak amacıyla kuru sıkı top atışları yaptı. Avrupa’da gazeteler: “Belgrad bombalandı” diye manşet geçti. Yabancı diplomatlar işe karıştı. Osmanlı askerlerinin, Sırp yöneticilerden izinsiz kente girmesi yasaklandı. Belgrad’da Türklerin can ve ırz güvenliği yoktu artık.

 

Devlet, bir çocukla baş edememişti.

 

Osmanlı, olabilecek en kötü durumdaydı. Sorumluluğu vardı, yetkisi yoktu. İmparatorluktaki milletler, her şeyin kabahatini devlete yüklüyordu. Eşkıyalar soygun mu yaptı? “Türk’ün suçu. Türk asayişi korumuyor.” Kıtlık mı çıktı? “Türk’ün suçu. Devlet Türk’ün devleti, Türk erzak göndersin.” Sel mi oldu? “Suç Türk’te. Baraj yapsaydı, engel olsaydı!”

 

* * *

Bir devletin toprağı çok kuvveti azsa, dünyanın gözü onun mülkünde olur. Fransız İmparatorluğu’nu ele alalım: 1930’lu yıllarda Fransa, 6 milyon kilometre kare sömürgeye sahipti. Fakat donanması çok zayıftı. Türkiye’nin iki buçuk misli büyük Endonezya ise, askeri kudreti sıfır olan Hollanda’nın sömürgesiydi.

 

Fransa ve Hollanda, o topraklardan faydalanacak sermaye ve insan gücünden yoksundu. Sözde Fransa / Hollanda egemenliğinde yaşayan yerli halklar, ömürlerini tek bir beyaz adam görmeden geçiriyordu. Sömürgelerde milyonlarca hektar bereketli toprak, atıl ve bomboş duruyordu. ABD, Japonya ve Rusya, gözlerini “Fransız Çinhindi” ve “Hollanda Doğu Hindistanı” diye anılan yerlere dikmişti.

 

Sonucu söylemeye gerek yok, fakat söyleyelim: Avrupalılar, sömürgelerini yitirdiler. Onların kaybettiğini paylaşmak için Amerikalı, Japon ve Rus kapıştı. Bu kavga üçüne de fayda vermedi ve sadece Çin’in işine yaradı.

 

Haksız ve gereksiz bir zafer, boş bir zaferdir; kazananı değil başkasını güçlendirir.

 

* * *

 

Hitler: “Kendimize yaşam alanı (Lebensraum) bulmalıyız,” demişti. Bir yalandı bu. Almanya’nın tarım arazisi o kadar genişti ki Alman çiftçisi, hepsine yetişemiyordu. Hasat mevsimi çevre ülkelerden tarım işçisi getirmek gerekiyordu. Hitler’in seçildiği yıl Almanya, 48 milyon ton patates ve 26 milyon ton tahıl üretmişti. (Toplamda 74 milyon ton. Almanya’nın bugünkü tahıl & patates üretimi 56 milyon tondur) Ülke, belli başlı gıda ürünlerinde %90 ila %100 kendine yeterli durumdaydı.

 

Hitler iktidarından önce Almanların yoksul ve aç olduğuna dair iddialar asılsızdır. Nazilerin (bazen tarihçileri bile kandıran) propagandasından ibarettir. Almanlar, savaşmaya mecbur değildi. Tanrı, onlara güzel ve bereketli bir ülke bahşetmişti. En iyi beslenen uluslardan biriydiler. Bir demagog onları, aç olduklarına ve doymak için öldürmeleri gerektiğine inandırdı.

 

Ben aynı “yaşam alanı” safsatasını, sağ görüşlü İsrail’lilerden de duydum: “Bu dar ülkeye sıkışıp kalamayız,” diyorlardı. “Batı Şeria’ya ihtiyacımız var.” Oysa istatistikler, İsrail’in mevcut topraklarıyla doyabildiğini ortaya koyuyor. Mesela, Lübnan’ı işgal ettiği dönemde İsrail, yılda kişi başına 230 kilo portakal, 90 kilo domates, 52 kilo patates, 50 kilo et üretiyor ve net 35 bin ton gıda ihraç ediyordu. Lübnan’tan toprak çalmaya ihtiyacı yoktu.

 

Demek ki bu açlık, gerçek değil. Sanrı bu, bir tür psikolojik rahatsızlık. Fakat siyaseti zehirliyor. İnsanları, mantıksız askeri maceraların gerekliliğine ikna ediyor.

 

* * *

 

Emperyalizm sahiden kazançlı mıdır?

 

  1. Murat, tüm Hıristiyan alemiyle sonsuz bir barış anlaşması imzalamayı denemişti. Padişah, süregelen fetihlerin Türk milletinin lehine olduğunu düşünse, herhalde böyle bir projeye niyetlenmezdi.

 

İngiliz imparatorluğu, İngiliz halkına bereketli gelmedi. İmparatorluk altın çağını yaşarken Londra’da çoğu semt pislik içinde, sefildi. Çöp dağları sokakları tıkıyordu. Çeşmelerden koleralı su akıyordu. Penceresiz, banyosuz, helasız evlerde iki, üç aile birden oturuyordu. Bazı hanelerde kümes hayvanları, hatta domuz besleniyordu.

 

Sömürgeler ucuza hammadde veriyordu. Fakat aynı zamanda birer külfet kaynağıydı. İngiliz kasasından sömürgelere harcanmış sermaye muazzamdı: 29 bin ton altın! Askeri masraflar da cabası. İmparatorluk, birilerini zengin ediyordu. Fakat kimi? Hintli bankerler, Burma’da tarlalar açarak büyük meblağlar kazanmıştı. Burma’yı fetheden İngiliz askerler ise ayda 1,5 – 2 Pound (Bugünün parasıyla 2300 – 3000 TL) emekli maaşıyla geçinmeye çalışıyordu.

 

Bir millet için en hayırlı şey, emektir. Yağma ve gasp, anlık bir gelir sağlar; fakat varsıllığın gerçek kapısı barıştır.

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP