Yazı Detayı
22 Haziran 2021 - Salı 16:14
 
BİR “ELİF” YAZISI
Sevgi YILDIRIM
 
 

 

Nihat Sami Banarlı’nın Türkçenin Sırları adlı kitabına uzun bir aradan sonra yeniden bakıyorum. Kitabın “Elif... Gül... Ankara...” bölümüne geldiğimde birkaç sene evvel Hamamönü’ndeki bir kitabevinde yaşanan âna gidiyor şaşkınlık, kızgınlık, tereddüt duyguları arasında o anki gibi bocalıyorum. 

Olayı anlatayım: Eşimin zaman zaman uğradığı, benimse ilk kez gittiğim kitabevinde kitabevinin sahibi ve eşiyle tanışıyorum. Onlar da bizi orada bulunan bir başka misafirle tanıştırıyorlar. Sanat, edebiyat, kitaplar hakkında sohbet ilerliyor; yeni girdiğim bu ortamda daha ziyade dinleyici konumundayım. Bu arada kitabevinin sahibi olan ağabey bir kitabını imzalayıp bize hediye ediyor, ben de kitabımı imzalayıp eşine ve kendisine hediye ediyorum. 
Konu çocuklardan açılıyor, eşim üç kızımızın isminin ‘Elif’ olduğunu söylüyor. “İnsan çocuğuna niye ‘öküz’ diye isim koyar ki?” diyen bir ses duyuyorum; biraz eleştiri, biraz küçümseme, biraz da alay tınısında... “Yok yok, yanlış duymuş olmalıyım.” diyorum, doğru duyduğumdan emin olduğum hâlde. Sözün sahibinin misafir bey olduğunu anlıyorum, o ise devam ediyor: “Elif, öküz demek.” Bir şeyler daha ekliyor. Ortama evvela derin bir sessizlik ardından soğuk bir hava hâkim oluyor. Biz eşimle birbirimize bakıyoruz, kitabevinin sahibi ve eşi de söylenenden rahatsız olduklarını hâl diliyle belli ediyorlar. Bu densizliğin sebep olduğu ilk şaşkınlığı atlatıyor, öfkeleniyorum. Adama cevap verip vermemek arasında gel git yaşıyorum. Misafir olduğum ve ilk kez bulunduğum ortamda bu can sıkıcı ânın uzamasını istemiyorum. Aklıma bir hikâyede geçen sözler geliyor, cevap vermemenin isabetli olacağına hükmediyor, susuyorum. 

Karşımızdaki adam güya ‘elif’ harfinin Sami dillerine ait kökenine atıfta bulunuyor, Fenikelilerde öküz başından çağrışımla oluşturulan ‘A’ harfinden bahsediyor.
Adama duyduğum anlık öfke birden yerini acımaya bırakıyor zira nâdanlık cidden acınılacak bir durum. Bu adamcağıza sadece acımak lazım zira zavallı, binlerce yıl öncesinde kalmış. Kendisi ‘elif’in o binlerce yılda yaşadığı serencâmdan habersiz. Elif tekâmül etmiş, bu zavallı edememiş. Şekle takılıp kalan bütün zavallılar gibi mânâyı ve özü kaçırmış. 

‘Elif’in serencâmından kısaca bahsettiğimde anlatmak istediğim daha iyi anlaşılabilir sanırım: Sami dillerinde olaf, alaf, alef, elaf ve Grekçede alfa şeklinde telaffuz edilen kelimenin (evet ‘elif’ esasında bir harf değil kelime) aslı, ilk resim-yazı sisteminde stilize edilmiş bir “öküz başı” işaretiyle (A) gösterilen Akkadca ‘alpu’ (öküz) kelimesidir. Bunda şaşılacak bir durum yok çünkü bütün milletlerin alfabeleri tabiattaki nesneleri şekil bakımından taklit etme yoluyla meydana getirilmiştir. Nabatîlerde zamanla bu işaretin köşe teşkil eden verev çizgilerinin ihmal edilmesiyle harf, hafif meyilli dikine bir çizgiye dönüşmüştür.

‘Elif’ bitişik Nabat yazısından geliştirilmiş olan ve Nabatî-Ârâmî halkalarıyla Fenike yazısına bağlanan Arap alfabesinin de aynı şekil ve aynı isimle anılan ilk harfidir. Arapça kendisiyle aynı dil ailesinden olan Fenike dilinden aldığı ‘alaf’ kelimesini ‘elif’ harfine dönüştürmüş ve bu harfe bambaşka anlamlar yüklemiştir. Arapçada “Zayıf, hor ve hâkir görülen adam; cömert; birçok haslet ve faziletleri kendinde toplamış, eşi az bulunan kimse” gibi anlamlara da gelen elifin ebced hesabındaki sayı değeri “bir”dir. 
Bazı Arap dilcileri elif isminin vav, yâ ve hemze harfleriyle ülfet etmesi, yani onlarla değişip kaynaşması sebebiyle “vahşet”in (sertlik ve kabalık) zıttı olan “ülfet” (uyumluluk) mastarından türediği görüşündedirler. Bu sebeplerden dolayı elif, alfabenin ilk harfi kabul edilir, bütün harflerin aslıdır, vahdeti yani bir ve tek olmayı ifade ettiğinden Allah” (‫الله‬) lafzının ilk harfidir. 

Bizim ‘elif’imize gelince... Bizde açıklanabilen bütün anlamlarının ötesinde anlamları vardır ‘elif’in, bana sorarsanız ‘elif’i ‘elif’ yapan da bu anlamlarıdır. 

‘Elif gibi dosdoğru olmak’ deriz mesela ya da ‘elif gibi dimdik olmak’ çünkü şahsiyet sahibi bir insanın tavizsiz duruşundaki son noktanın, Allah’tan başka kimseye kul olmayışın en kesin ifadesidir ‘elif gibi olmak’ ve insan elif gibi yaşamalı, mim gibi ölmelidir. 

İnsan, Allah’ın ilk emrine itaat etmek için ‘elif’le gayrete gelir. 

Pekiyi ya herkesin ‘elif’i hem aynı hem başka başka mıdır?
Mesela ‘elif’i görünce Allah’ı hatırlamak nedendir?
Neden sayısız şiir yazılmıştır ‘elif’ için? 
Türkülerimizdeki, koşmalarımızdaki ince belli, uzun boylu, nazlı kızlar niye hep ‘Elif’tir? Âşıkların sazı sözü niye hep ‘elif’i söyler?

Karacaoğlan’ın elifi mesela. Onun şiirinde incecikten yağan kar neden ‘elif elif’ diye tozar? Abdal olan deli gönlü neden ‘elif elif’ diye gezer? Elifin bakışı nasıl, kokusu nasıldır? Elif kaşlarını nasıl çatar, elifin gamzesi âşığın sinesine nasıl batar, ya elif ak elleriyle kalemi nasıl tutar? Yeşil başlı ördeğin ‘elif elif’ diye yüzüşü nasıldır? Bizdeki elifin mânâsını bilmek için evvela bu soruların cevabını bulmak gerekir. O cevapları bulmak için de kalbe yönelmek...

Mesela “Dağda, ovada, bâdiyede okuduğum hep elif/ Elif diyorum Sitare, sineme elif çekiyorum/ ‘Âh minel aşk-ı ve halâtihi..’/ Çok eski bir gerçektir bu biliyorum” diyen Dilaver Cebeci’nin sinesine çektiği elif, insanı aşkın hangi hâllerine büründürür?

O zavallıya bu mânâların hangisinden bahsetmeli? 
Ne diyordu susmama sebep olan hikâyede:

“Nâdan ile sohbet etmek güçtür bilene/ 
 Çünkü nâdan ne gelirse söyler diline”

Hikâye mi? Adı “Nâdan”, Ömer Seyfettin’in...

 
Etiketler: BİR, “ELİF”, YAZISI,
Yorumlar
Haber Yazılımı