Yazı Detayı
01 Nisan 2021 - Perşembe 08:54
 
NEDEN İNİSİYATİF ALINMALI ?
Atilla YILDIRIM
 
 


  
   Bir topluluğa aidiyet hissi duyan herkes bir gün mutlaka inisiyatif almasını gerektiren bir durumla karşılaşır. Anadolu insanının ârifane söylemiyle ‘elini taşın altına koymak’ zorunda kalır. Kişi böyle bir durumla karşılaştığında tercih edebileceği üç yol vardır önünde: Bunlardan ilki inisiyatif almak, ikincisi inisiyatif almaktan kaçınmak, üçüncüsü çekimser kalmaktır. İkinci ve üçüncü yollar birbirinden farklı görünse de esasında ortak bir noktada kesişen, kişiyi ve toplumu mâlum sona götüren yollardır. Hatta üçüncü yol daha dehşetengiz bir yıkıma sebebiyet verebilir.

   Merhum mütefekkir Cemil Meriç’in unutulmaz ifadesiyle zulmün olduğu yerde tarafsızlık namussuzluktur, objektiflik namussuzluktur ve hakikatin tarafını tutmak gerekir. Yine onun ifadesiyle cinayete ses çıkarmayan, câninin suç ortağıdır. Hz. İbrahim’in atıldığı ateşe su taşıyan karınca işte bu şuur ve gayretle inisiyatif almıştır. Yaşanan olaya duyarsız kalmamış, “Bana ne!” dememiş, adamsendecilik yapmamıştır. Aksine durumdan vazife çıkarmış ve birinci yolda harekete geçmiştir. Burada kıymeti olan, onun taşıdığı suyun ateşi söndürmeye yapacağı katkı değil karıncanın niyet ve gayretidir. Mazlumun gayreti, gayretullahı da harekete geçirmiş; ateş Hz. İbrahim için serin ve selamet olurken Nemrut, küçücük bir sivrisineğin sebep olduğu büyük bir eziyetle ve iman etmesine fırsat tanınmadan cezlandırılmıştır. Zira Allah’ın gayreti insanların gayretine benzemez, Cenab-ı Hakk’ın gayreti yüce zâtına yakışır ve kutsiyetine layık bir şekilde tecelli eder.

Zulmün, adaletsizliğin ve haksızlığın olduğu toplumlarda inisiyatif almaktan çekinen ve kaçanlar da er geç toplumun uğradığı felaketten etkilenecektir. O hâlde toplumun her bir ferdine mücadeleci ruh kazandırılmalı, kişilerin alınması gerekli kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilme konusunda yeterli olmaları sağlanmalıdır. Bunu sağlamak ancak toplumun fertlerine, ruhlarına işleyen ve kalplerine dokunan bir eğitimin verilmesiyle mümkün olabilir. Materyalist bir eğitim sistemi ile bunun başarılması mümkün değildir. Yaşadığımız topraklar bunun örneklerini defalarca görmüştür. Beyinleri bir Tanzimat hastalığı olan Batı hayranlığıyla şekillendirilmiş zavallı aydınlarımız(!), Birinci Dünya Savaşı yıllarında akıllarını Batı medeniyetine kiralamış, gönüllerini Avrupa’ya kaptırmış olarak savaşın bitmesini beklerken, Nene Hatun gibi medrese mektep görmemiş fakat ruhu ve gönlü millî şuurla yoğurulmuş olan Anadolu evlatları vatanın içine düştüğü durum karşısında inisiyatif almışlardır. Çünkü inisiyatif gönüllülüğü de ihtiva eder.

   Toplumları ve milletleri geleceğe taşıyacak olanlar gençlerdir. Bunun farkında olan ebeveynler, mütefekkirler, filozoflar, devlet adamları ve siyasetçiler gençlere ulaşmaya; onların fikir ve duygu dünyalarını şekillendirmeye gayret etmişlerdir. Milletin taşıyıcı unsuru olan bir genç, inisiyatif alması gerektiğinde hızlı ve isabetli kararlar verip harekete geçebilecek yetenek ve donanımda olmalıdır. Bir an bile tereddüt etmemeli, fikirlerinin karasızlık girdabına kapılmasına izin vermemelidir.

   Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK, hasretini çektiğimiz bu gençliği “Gençliğe Hitabe”sinde şöyle ifade eder:

   “ ‘Kim var?' diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert 'Ben varım!' cevabını verici, her ferdi 'Benim olmadığım yerde kimse yoktur!' fikrini besleyici bir dâva ahlâkına kaynak bir gençlik...

   Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispetle usûle, stratejiye uygun bir gençlik...
   Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik...”


    O hâlde ailede, cemiyette, kurumlarda, eğitimde, siyasette, devlet yönetiminde inisiyatif alacak; vazifeye atılması gerektiğinde mevcut imkan ve şartları düşünmeden ivedilikle harekete geçecek bir gençlik yetiştirmeliyiz. Onlara Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret etmesi için peygamberin yatağına yatan ve O’nun yeşil örtüsüne bürünüp ölümü bekleyen Hz. Ali’nin feragatinden, Hz. Peygamber’in yol arkadaşı Hz. Ebubekir’in sadakatinden, henüz küçük bir çocukken İstanbul’u fethetmek için hayaller kuran Fatih’in azminden, elli bin kişilik Çin ordusuyla ilk savaşını yaptığında daha on altı yaşında olan ve Çinlilerin kendisini “Yenilmez Savaşçı” olarak anlattıkları Kül Tigin’in cesaretinden, ”Kün tuğ bolgıl/Kök kurıkan!” diyen Oğuz’un istikametinden bahsetmeliyiz. Ancak dinî ve millî geçmişini bilen gençlerden vücuda gelen bir toplum dirilişe geçebilir.

   Bugün içinde yaşadığımız toplumla ilgili şikayetlerimiz var. Adamsendecilik, kayıtsızlık, vurdumduymazlık toplumumuzun ortak yarası. Hangimiz bunlardan rahatsız değiliz? Yahudilerin Müslüman toplumlara aşıladığı “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” anlayışı bir illet gibi üzerimize yapışıp kalmış. Oysa biz komşusu açken tok yatmayan bir ümmetin fertleri değil miydik? “Doğudaki bir Müslüman’ın ayağına diken battığında batıdaki Müslüman aynı acıyı hissetmiyorsa kamil bir mü’min olamaz.” buyuran Peygamber’e (sav) indirilen dine iman etmemiş miydik? Pekiyi ya atalarımız Orta Asya’dan Anadolu’ya “ilâ-yı kelimetullah” davasını güttükleri için gelmediler mi? Hoca Ahmed Yesevi’nin talebeleri bu topraklara İslâm’ın ve Türklüğün mayasını çalalı kaç yüz yıl oldu da özümüzü bu kadar çabuk unuttuk? 

   Çocuklarımızı yetiştirirken şahsî ideal ve kariyerlerine odaklanıyor, onları dünyevî hevesler doğrultusunda yönlendiriyoruz. Sosyal, siyasî, dinî ve beşerî planda en büyük inisiyatifi almış bir Peygamber’in(sav) ümmeti için ne büyük zillet! Çocuklarımıza devletin ve milletin ortak menfaatleri söz konusu olduğunda şahsî menfaatlerinin hiç hükmünde olduğunu ne zaman anlatacağız? Kalplerinin mazluma karşı ipek yumuşaklığında, zalime karşı çelik sertliğinde olması gerektiğinden ne zaman bahsedeceğiz? İnsan hayatının kıymetinin devleti yaşatmak için olduğuna dair onları nasıl ikna edeceğiz? Vatan sevgisinin imandan olduğundan ne vakit dem vuracağız?


   Öncelikle gençlerimizi daha sonra milletimizin bütün fertlerini içinde bulundukları gaflet uykusundan tek tek uyandırmalıyız. Onlara akıl ve vicdanlarını hiçbir cemaat, örgüt, yapı veya oluşuma teslim etmemeleri gerektiğini; teslimiyetin ancak Allah’a ve Resulüne (sav) olacağını anlatmalıyız. Bu çizgide olanlara yakın bu çizgiden uzak olanlardan fersah fersah uzak durmaları gerektiğini üzerine basa basa söylemeliyiz. Şunu asla unutmamalı, unutturmamalıyız: Yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızdan, söylediklerimiz kadar söylemediklerimizden de sorumlu olacağız.


   O hâlde devletin, milletin ve ümmetin bekâsı için eğitimde inisiyatif, edebiyatta inisiyatif, siyasette inisiyatif alınmalı ve bu yolda azim, heyecan ve kararlılıkla yürünmelidir. İşe “tevekkeltü tealallah” diyerek başlanmalı, Allah’a dayanmalı; atılacak bir adım için hazırlanırken sonuç ve muvaffakiyet elbette Allah’tan beklenmelidir.

 
Etiketler: NEDEN, İNİSİYATİF, ALINMALI, ?,
Yorumlar
Haber Yazılımı